Geleneksel toplumlarda davranışların çoğu diğer insanların beklentilerini karşılamak için yapılır. Dostlar,
düşmanlar ve insanın önem verdiği diğer kişiler, onun
benliğini biçimlendirirler. Çağdaş toplumlar ise, insanın
varoluşundan haberdar olabilmesini ve kendi iç yaşantısı doğrultusunda davranmasına öncelik tanır. Bir başka deyişle, bir insanın gerçek kimliği, yaşadığı olayların ne olduğuna değil, o olayların kişi tarafından nasıl yaşandığına göre belirlenir.
İmparatorluğun son dönemlerinde İstanbul ile Anadolu
kültürlerinin birbirlerine giderek yabancılaşmalarından
kaynaklanan büyük kent ile köy yaşam biçimlerinin farklılığı bazı geçiş toplumu bireyleri tarafından abartılmış bir biçimde algılandığından, bu insanlar kentin merkezine geçişi toplumsal sınıf atlama ile karıştırmaktadırlar.
Gerçi kırsal alanlardan kente ya da yabancı ülkelere
göç eden gruplar Türk toplumunun en canlı ve yeniye açık
kesimini oluşturmaktadır, ama yine de bu insanlarda toprağa
duydukları özlem ve doğadan kopmakta olmanın
acısı açıkça gözlemlenebilmektedir. Geçiş toplumu denilen
grubu oluşturan bu insanlar, önce kentin çevresinde
küçük köy evlerinin benzerlerini kurmakta ve kentin
toplumsal yapısı onları yutana dek orada geleneksel yaşantılarını
sürdürmede direnmektedirler. Bir yandan geleneksel
yapıyı sürdürmeye çalışırken, diğer yandan kentin
içine geçişerek dışlanmışlık duygularından kurtulmayı
istemek, geçiş toplumunun yaşadığı çelişkilerin temelini
oluşturmaktadır.