Polat Özluoglu, öyle muhteşem bir dille anlatmış ki işkenceyi anlatan bir romanda tam da olması gereken gerçeklik duygusunu yakalayabilmiş. Dilin bir ritmi var ve bu kitap boyunca devam ediyor. Yazar, duyguyu yükseltmeye çalışmıyor, abartmıyor, dramatize etmiyor. Tam tersine, her şeyi sanki zaten oradaymış gibi, doğal hâliyle bırakıyor. Bu yüzden okur, duyguyu dışarıdan değil, içeriden hissediyor. En azından ben böyle hissettim.
Bu kitap bir insanin kişisel yarasını konu ediniyor gibi gorunebilir, ancak bana hatırlattığı şey ülkemizden kalan yaraları hatırlatmasıydı. İşkencecileri, katilleri biz hep dışarı da ararken hanemizin içine attı bu kitap. Yanımızda, belki her sabah asansörde bize "Günaydın" diyen köpeğini gezintiye çıkarmış şu emekli amca, tonton dede diye elini öpmek istediğimiz parkta yalnız başına oturan adam ya da kendi canından kanından olduğumuz dedemiz, atamız olabilir. Bunu bilmek bizi aslında tam olarak bilmediğimiz tarihlere de götürüyor ve bugun duygusal olarak inkar edilen bazı tarihsel gerceklere daha geniş bir çerçeveden bakmamızı sağlıyor.
Okuru bol olsun.