< spoiler içerir >
“Gelmiş geçmiş en iyi günlerdi, gelmiş geçmiş en kötü günlerdi; hem bilgelik çağıydı hem ahmaklık, hem inancın devriydi hem şüpheciliğin. Hem aydınlık hem karanlık bir mevsimdi; umudun baharı, umutsuzluğun kışıydı; hem her şeyimiz vardı hem hiçbir şeyimiz yoktu. Hepimiz ya doğruca cennete gidecektik ya da tam aksi istikamete…”
19.yy’da kaleme alınmış bu cümleler hâlâ günümüzü yansıtıyor.
Charles Dicknes’ın en etkileyici açılış cümleleriyle başladığı bu roman Paris ve Londra ekseninde anlatılan devrimciler ve kralcıların sıkıntılı süreçlerini en açık haliyle anlatıyor. İki tarafta da hem zalimler hem masumlar var. İki tarafa da hak vermekten ziyade onları anlayabilmemizi sağlıyor Dicknes. Halkın öfkesi, kimlik ve adalet arayışı gibi temalar dönemin ruhunu yansıtıyor.
Aslında ‘İki Şehrin Hikayesi’, birçoğumuzun hikayesini yansıtıyor. Kurunun yanında yaşın da yanacağını düşünerek Darnay’ın durumuna üzülüyoruz ama Carton’un Lucie’ye duyduğu karşılıksız sevgi ve yaptığı fedakârlık, kitabın sonunda bizi farklı bir duygusal yoğunluğa taşıyor. Carton boşa yaşadığını düşündüğü hayatını, sevdiği insanlar uğruna feda ederek anlamlı hale getireceğini düşünüyor. Burada çok derin bir fedakârlık örneği ile birlikte kendi yaşamını değersizleştirme daha ön plandadır. Bireysel bir umutsuzluk hissi başkalarının umudu olabiliyor.
Bütün olarak bakıldığında kitap derinlik bakımından çok etkileyici ve doyurucu.
En çok etkileyen kısım ise Carton’un kendini feda edişiydi. Ölümüyle, boşa geçen bir hayatı anlamlı kıldı ve bize unutulmaz bir fedakârlık örneği bıraktı: “Yaptığım iş şimdiye kadar yaptıklarımın en iyisidir.”
Carton’un fedakârlığı, 19. yüzyılın Fransız Devrimi’nde geçse de bugün hâlâ ilham verici. Kendi umutsuzluğumuz başkaları için umut yaratabilir, zor