Weimar Cumhuriyeti (1918-1933) ile Türkiye’nin 1919-1924 arası erken dönem demokrasi denemesi arasındaki karşılaştırma, siyaset bilimi ve anayasa hukuku açısından adeta bir "kriz anında kurumsallaşma" laboratuvarıdır. Her iki tecrübe de Birinci Dünya Savaşı’nın yıktığı iki büyük imparatorluğun (Alman ve Osmanlı) enkazı üzerinde, travmatik dış baskılar (Versay ve Sevr) ve iç kaos ortamında doğmuştur. Ancak bu iki laboratuvardan çıkan sonuçlar, yapısal tasarımları ve elit refleksleri nedeniyle taban tabana zıt yönlere savrulmuştur. İki rejimin doğuşundaki psikolojik ve sosyolojik zemin, onların yaşama şansını doğrudan belirledi. Weimar: Bir "yenilgi ve utanç" psikolojisi üzerine kuruldu. Alman ordusu sahada tam olarak imha edilmeden mütareke imzalanınca, sağcı/monarşist elitler yenilginin faturasını cumhuriyeti kuran sosyal demokratlara ve liberallere kesti (Dolchstoßlegende - Arkadan Bıçaklanma Miti). Dolayısıyla Weimar, daha ilk günden ordunun, eski bürokrasinin ve yargının gözünde "meşruiyeti şüpheli bir zorunluluk" idi. Ankara: Bir "zafer ve varoluş" anlatısı üzerine yükseldi. Savaşın ortasında kurulan Birinci Meclis, işgale karşı direnişin bizzat yönetildiği, meşruiyetini halkın sivil iradesinden ve kazanılan askeri zaferden alan kutsal bir çatı haline geldi. Yani Türkiye'deki meclis, rejimi kurarken halkın gözünde tartışılamaz bir karizmatik meşruiyete sahiydi. İki sistemin hukuki tasarımı, kriz anlarında nasıl tepki verdiklerini şekillendirdi. Weimar (1919 Anayasası): Döneminin en kusursuz, en ilerici liberal metniydi. Saf nispi temsil sistemiyle en küçük siyasi fraksiyona bile mecliste temsil hakkı verdi. Ancak sisteme iki ölümcül emniyet supabı yerleştirilmişti: Doğrudan halk tarafından seçilen güçlü bir Cumhurbaşkanı ve meşhur 48. Madde (Olağanüstü Hal
1000Kitap
Selahattin ​Enis, Zaniyeler’de Şişli salonlarını ve Mütareke aristokrasisini masaya yatırmıştı. Erkek Kızlar’da ise projektörünü erken Cumhuriyet’in en kutsal kurumsal mekânlarından birine; modernleşmenin ve yeni kadının inşa dairesi olan "Mektep"e (Kız Okulu) çevirir. Resmi ideoloji ve anaakım edebiyat için kız okulları, cehaletin yıkıldığı, asri ve faziletli "cumhuriyet annelerinin" yetiştiği birer aydınlanma yuvasıdır. Enis ise bu sterilliği ilk satırdan itibaren yırtar. Koridordaki kızlar "ateş konulmuş bir su tenceresi gibi fıkırdayarak kaynamakta", çorap bağlarının arasından paralar çıkmakta, elektrik kesintileri gizli günahların emniyet supabı olmaktadır. Selma karakterinin sınıf arkadaşlarına (Zehra, Müberra, Hasibe) yönelik tahlili, Zaniyeler’deki aydın eleştirisinin okul sırasındaki provasıdır. Dışarıdan "zahide" (dindar/ahlaklı) ya da "en terbiyeli" görünen kızların cepleri aşık nameleriyle doludur; müdireye yaranmaya çalışan Hasibe ise güce tapan oportünist aydının erken dönem prototipidir. Enis, çürümenin mekândan bağımsız, sistemik bir salgın (frengi gibi) olduğunu ilan eder. Öykünün sonunda Selma, sevgilisi Müzehher’in çantasında kendi annesinin aşk mektubunu bulur. Anne, kızının kadın sevgilisine göz koymuş ve kızının evde olmadığı günleri kollayan bir "zaniye"ye dönüşmüştür. Bu tekinsiz ve ensestiyöz kırılma, Enis’in sadece Şişli salonlarına değil, taşranın veya geleneğin sığındığı o "kutsal aile" mitine de zerre kadar güvenmediğini gösterir. Anne figürü (geleneğin, ahlakın ve şefkatin koruyucusu), kızının gayri-tabii (Enis'in deyimiyle) ilişkisine ortak ve rakip olmuştur. Burada Enis’in anlatıcı sesi ahlakçı bir tonda kalsa da, kurgusal dehası ahlakçılığın ötesinde mutlak bir nihilizme varır. Sığınacak hiçbir temiz köşe, arkasına yaslanılacak hiçbir
Edebiyat
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Zâniyeler Salahaddin Enis Türk Modernleşmesinin Yapısal Yarılması ve Bir Semptom-Metin Olarak Zaniyeler: Selahattin Enis'in Natüralizminde Sınıfsal Dışarıdalık, Salon Nihilizmi ve Taşra Ahlakçılığı Bu çalışma, Selahattin Enis’in 1924 tarihli Zaniyeler romanını, erken Cumhuriyet dönemi edebiyat kanonunun dışına itilmiş kurucu bir "semptom-metin" olarak yeniden okumayı amaçlamaktadır. Eser, sadece Mütareke dönemi İstanbul’unun ahlaki ve toplumsal çöküşünü natüralist bir laboratuvar titizliğiyle teşhir etmekle kalmaz; aynı zamanda Türk modernleşmesinin köksüz kozmopolitanizm ile savunmacı taşra muhafazakârlığı arasında sıkışan yapısal şizofrenisini de belgeler. Çalışmada, Yakup Kadri’nin "içerideki isyankâr" konumu ile Selahattin Enis’in "taşralı dışarıdalığı" sınıfsal ve konumsal bir perspektifle karşılaştırılacak; eserin didaktik kusurlarının zihniyet tarihine dair epistemolojik birer kanıt olma niteliği tartışılacaktır. Kanon Dışılık ve Birincil Kaynak Olarak Roman Erken Cumhuriyet dönemi edebiyat kanonu, ulus-devlet inşası sürecinde "makbul", steril ve kurucu bir aydın/vatandaş kimliği üretmeyi hedeflerken, bu idealize edilmiş anlatının dışında kalan yapıları sistematik olarak marjinalleştirmiştir. Selahattin Enis’in Zaniyeler romanı, bu tasfiye ve unutturma mekanizmasının en radikal kurbanlarından biridir. Eser, edebiyat tarihi tarafından uzun süre "çiğ", "pornografik" veya "didaktik açıdan kusurlu" bulunarak halının altına süpürülmüştür. Oysa roman; Cenap Şahabettin’in salon elitizmini, Celal Sahir Erozan’ın Fecr-i Âti çizgisindeki bohem kadın avcılığını ve mütareke basınının (Ali Kemal, Refik Halit varyasyonları) oportünist kalemşorluğunu deşifre eden yapısıyla, salt bir kurgu olmanın ötesine geçer. Zaniyeler, dönemin entelektüel tarihi için pürüzsüz resmi anlatıları
Edebiyat
16 MAYIS 1919 - Mustafa Kemal'in Samsun'a gitmek üzere Bandırma vapuru ile İstanbul'dan ayrılması. Atatürk'ün, 9. Ordu Kıtaatı Müfettişliği karargâh mensuplarıyla beraber akşamüzeri, Bandırma vapuru ile İstanbul'dan ayrılışı. (Atatürk, Galata rıhtımından bir motorla Kızkulesi açığında demirli bulunan Bandırma vapuruna geçmiş, vapur buradan hareket etmiştir). Atatürk'ün, Bandırma vapurunun Kızkulesi açıklarında aranmasını takiben düşman zırhlıları arasından geçerek İstanbul'u terk ederken, güvertede arkadaşlarına söyledikleri: "Bunlar işte böyle yalnız demire, çeliğe, silâh kuvvetine dayanırlar. Bildikleri şey yalnız madde! Bunlar hürriyet uğruna ölmeye karar verenlerin kuvvetini anlayamazlar. Biz, Anadolu'ya ne silâh, ne cephane götürüyoruz; biz ideali ve imanı götürüyoruz!" Atatürk'ün, gece Bandırma vapuru kaptanına direktifi: "Düşman devletlerinin herhangi bir vasıtasının gadrine uğramamak için sahile yakın bir rota tutunuz! Şayet kesin tehlike görürseniz gemiyi karaya, en yakın sahile oturtunuz!" 16 MAYIS 1919 CUMA Cuma sabahı erken saatte arkadaşı ve avukatı Saadettin Ferit (Talay) Bey (Dr Rasim Ferit Talay’ın kardeşi) eve gelerek Mustafa Kemal Paşa’yı uyandırır ve kendisini götürecek olan geminin Karadeniz’e çıkınca bir İngiliz muhribi tarafından batırılacağı haberini verir. Ferit Bey bu haberi Merkez Bankası müdürlerinden Berç Keresteciyan’dan duymuştur. Mustafa Kemal Paşa vapura geçmeden önce Cuma selamlığına giderek son kez padişahı selamlar. Yıldız’da Hamidiye Camii’ndeki Cuma selâmlığından sonra Mahl-i Hümayun’da Padişah Vahdettin tarafından kabul edilir ve burada kendisine veda eder. Mustafa Kemal Paşa, Cuma selâmlığını takiben Şişli’deki evine döner, annesi ve kız kardeşine veda eder. Annesi ve kardeşi ile vedalaşıp evden ayrılacağı sırada
Bir anne tüm dünyayı değiştirebilir...
“Annem çok çekti. Erkanı harp yüzbaşısı olarak çıkmıştım. Kötü idarenin adamları, beni önce zindana sonra sürgüne gönderdiler. Sürgüne giderken annem gözyaşları içinde Sirkeci Rıhtımı’nda kalakaldı. Mütareke yıllarında padişahın verdiği idam fermanının yerine getirildiğini sanan annem felç oldu. Oturduğu evler ikide bir basıldı, arandı. Onu İstanbul’dan kurtarıp yanıma aldığımda ise o artık yalnız hisleriyle yaşıyordu. Annemi kaybettiğim için üzgünüm. Tek tesellim anavatanı yoksulluğa, yokluğa sürükleyen idarenin artık bir daha geri gelmemek üzere yokluğun mezarına gömülmüş olduğunu görerek ölmüş olmasıdır.”
Alıntı
BAŞKA ADAM YOK MU? Samsun’a neden Mustafa Kemal gönderiliyor? General tayfasına kıran mı girdi? 4 Mayıs 1919. 107 yıl önce bugün… Samsun’a gidecek paşa aranıyor. Operasyonun eli kulağında. Padişah Vahideddin ve Sadrazam Damat Ferit’in üzerinde durdukları isim Mustafa Kemal’dir. Oysa Mustafa Kemal, Filistin’de ordusuyla birlikte cepheden çekilmiş ve İngilizlere, dünya savaş tarihinin en büyük zaferlerinden birini kazandırmıştır. Meciddo Savaşı ve devamında 35 bin şehit, 75 bin esir verilmiştir. 8’inci ve 4’üncü ordular yok olmuş, Yıldırım Ordular Grubu’nun ağır silahları İngilizlerin eline geçmiştir. Mustafa Kemal’in Dera’yı, Şam’ı, Humus’u, Hama’yı ve Halep’i İngilizlere bıraktığı ifade edilmektedir. Filistin ve Suriye’nin tamamı ile birlikte Beyrut ve Lübnan da kaybedilmiştir. Ancak bu ağır yenilginin şöyle bir tarafı da vardır: Almanlardan kurtulunmuştur. Mondros Mütarekesi’nin 19’uncu maddesi uyarınca, Osmanlı İmparatorluk Ordusu’nda görevli 40 bin Alman subay ve asker İstanbul’dan ülkelerine gönderilmiştir. Mondros Mütarekesi’ni imzalayan yönetim (Vahideddin bu anlaşmayı imzalamamıştır), istemediği hâlde İngilizleri başımıza musallat etmiştir. İngilizler, mütareke şartlarına aykırı olarak İstanbul’u, Ankara’yı, Samsun’u ve Erzurum’u işgal etmişlerdir. Bu defa soru şudur: İngilizlerden nasıl kurtulacağız? --- Bir kere daha: Neden Mustafa Kemal? Şu meseleye biraz daha yakından bakalım. İttihat ve Terakki, 1909’dan itibaren yaptığı “temizlikler” ile ordudaki alaylı subayları tasfiye etmiştir. Yeni kurmay subayların tamamı genç, tecrübesiz ve ittihatçıdır. Ortada, saltanata bağlı alaylı bir paşa kalmamıştır. Yani 1919 yılında padişahsanız ve bir subay seçecekseniz, bu kişinin ittihatçı olması kaçınılmazdır. Başka bir seçenek yoktur. (Bazı iddialara göre