Zamanı ve mekânı unuttuk, kendi yarattığımız o büyük boşluğun ortasında. Bir yanımız toprağa bağlı bir köle gibi sessiz, Bir yanımız gökyüzünü yırtmak isteyen bir fırtınaydı. Kainat mı daralmıştı, yoksa insan kendi göğsüne sığamayacak kadar büyük bir sırla mı doğmuştu? Ayna tam burada, Korkup arkamızı döndüğümüz o çıplak gerçekliğin tam merkezinde. Kırık bir saatin sustuğu o saniyede, O dem ruhun, kendini bulmak için kaybolmayı göze aldığı o tekinsiz patikanın sonunda.. Ve yalnızlığımıza binlerce övgü ile selam ederiz. Sen kendi kendinin yegâne şahidi. Bir avuç ömrümüzün bir gram anlama hasretinde, O mutlak adaletin sahibi. Mutlaka bir dengesi vardır bu darmadağınıklığın; yahut ömrümüzce birer soru işareti kalırız, kendi kendimizi bilmediğimiz bu sonsuzluğun ayetlerinde.. Rûken..Rûken..
Sisifos’un Bulantısı
Her sabah aynı yabancı yüzle uyanıyorum aynada; sanki bana ait olmayan bir bedenin, sırf alışkanlıktan ibaret mekanik ritmini devralır gibi. Camus haklıydı; perdeler yıkıldığında ve o tanıdık dekorlar anlamını yitirdiğinde, absürtün (uyumsuzun) soğuk nefesi ensenizde beliriyor. Otobüse binmek, kartı okutmak, masaya oturmak... Tüm bu döngüsel koşturmaca, varlığımın altındaki o derin, dipsiz boşluğu gizlemeye yetmiyor. Evren dilsiz, gökyüzü büsbütün kayıtsızken, ben bu sessizlikten kendime bir anlam devşirmeye çalışıyorum. İşte tam o an, Sartre’ın o ağır ama özgürleştiren sillesi iniyor yüzüme: Hiçbir sığınağım yok, hiçbir önceden yazılmış senaryom veya bahanem de. Kendimi inşa etmekle lanetlenmişim. Bu amansız boşluğun ortasında, omuzlarımdaki varoluşsal bulantıyı bir kaçış olarak değil, mutlak özgürlüğümün bedeli olarak kabul ediyorum. Ne gökten bir işaret bekliyorum ne de dünyanın bana bir açıklama borçlu olduğuna inanıyorum; Sisifos gibi, o kayayı tepeye her defasında bilerek, isteyerek ve kendi ellerimle çıkarıyorum. Çünkü biliyorum ki, bu anlamsızlığın içinde yaratacağım tek anlam, kendi irademle çizdiğim yoldan başkası olmayacak. Jean-Paul SartreJean-Paul Sartre Albert CamusAlbert Camus Sisifos SöyleniSisifos Söyleni BulantıBulantı
Duygu ve Düşünce
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Statü Feşizmi !
Bakın Ben Kimim!" Çığlığı: İsminin önüne "Av." veya "Dr." koyarak kahve bardağı paylaşan ya da tatil fotoğrafı atan bir profil, aslında dünyaya şu gizli mesajı fısıldıyor: "Ben sıradan biri değilim, ben bu sistemde bir yerlere geldim, bana ona göre davranın." ​Mesleğin Metalaşması: Eğitim vermek, şifa dağıtmak ya da adaleti savunmak gibi kutsal ve toplumsal misyonu olan meslekler; beğeni, takipçi ve dijital takdir toplamak için birer "aksesuar" haline getiriliyor. Kişi, insan kimliğiyle değil, tamamen mesleki etiketiyle var olmaya çalışıyor. ​Otorite Kurma Çabası: Gündelik bir tartışmada veya sıradan bir tweet'in altında, sırf biyografisindeki unvanına güvenerek fikrini mutlak doğruymuş gibi dayatanlar, unvanı bir entelektüel silah olarak kullanıyor. Oysa diploma, kişiye sadece bir mesleği icra etme yetkisi verir; sosyal medyada her konuda haklı olma ya da insanlardan üstün olma ayrıcalığı tanımaz. By Hakan
Duygu ve Düşünce
"Ben" mutlak anlamda birliktir (bütünlüktür) Çünkü eğer o bir çokluk olsaydı, sadece kendi varlığıyla değil, parçalarının gerçekliğiyle var olurdu. O zaman sadece kendisiyle, yani salt varlığıyla koşullanmış olmazdı (ki bu durumda aslında hiç var olamazdı) aksine, o çokluğu oluşturan tek tek tüm parçalar tarafından koşullanmış olurdu. Çünkü bu parçalardan biri bile ortadan kaldırılsaydı, tam da bu yüzden "Ben"in kendisi de (kendi tamlığı içinde) ortadan kalkmış olurdu. Fakat bu durum onun özgürlük kavramıyla çelişir; dolayısıyla "Ben" hiçbir çokluk barındıramaz, o mutlak surette birlik olmak zorundadır salt "Ben"den başka bir şey olamaz. Özgürlük tarafından belirlenen koşulsuzluk (mutlaklık) nerede varsa, "Ben" oradadır. Dolayısıyla "Ben", mutlak anlamda "Bir"dir. Çünkü eğer birden fazla "Ben" olsaydı, "Ben"in dışında başka bir "Ben" bulunsaydı, bu farklı "Ben"lerin bir şey aracılığıyla birbirinden ayırt edilmesi gerekirdi. Oysa "Ben" yalnızca kendisi tarafından koşullanmıştır ve sadece entelektüel görüde (intellektualer Anschauung) belirlenebilir; bu yüzden kendisiyle mutlak bir eşitlik içinde olmak zorundadır (sayısal olarak asla belirlenemez) Dolayısıyla "Ben"in dışındaki o diğer "ben", bu "Ben" ile çakışır ve ondan asla ayırt edilemezdi. Yani "Ben" kesinlikle sadece "Bir" olabilir. (Eğer "Ben" tek bir biricik olmasaydı, birden fazla "Ben" olmasının gerekçesi "Ben"in kendi özünde bulunamazdı çünkü o bir nesne olarak belirlenemez yani "Ben"in dışında olurdu ki bu da "Ben"in kendisini ortadan kaldırmakla eş anlamlı olurdu.) Saf "Ben" her yerde aynıdır; her yerde Ben = Ben'dir. "Ben"e ait bir nitelik (özellik) nerede bulunursa, orada "Ben" vardır. Çünkü "Ben"in nitelikleri birbirinden farklı olamaz; zira hepsi aynı koşulsuzluk tarafından belirlenmiştir (hepsi
Sevgiyi mutlak bir iyilikle, yücelikle birlikte düşünmek gibi evrensel bir hatamız var. Oysa bencil bencilce sever, zalim zalimce.
1K
Kabil’in Kürsüsü
Derya’nın evliliği bitirmek için bulduğu bahane ne kadar hafifse, Zebercet’in onu yok etmek için kuşandığı nefret o kadar ağırdı: Her şey salondaki bir yapay çiçek yüzünden başlamıştı. Gece yarısını çoktan geçmişti. Salondaki eski ahşap saatin tik takları evin içindeki ağır ve tekinsiz sessizliği her saniye daha da derinleştiriyordu. Zebercet, pencerenin kenarındaki gölgelerin arasına sinmiş parmaklarının arasında sönmüş duran sigaraya bakıyordu. Kafasının içi akşamüstü yaşanan o absürt, o inanılması güç tartışmanın uğultusuyla doluydu. Her şey Zebercet’in akşam eve gelirken salona koymak için aldığı sıradan bir yapay çiçek yüzünden başlamıştı. Derya çiçeğe bakmış, "Ben evimde böyle sahte, ruhsuz şeyler istemiyorum. Hayatımı da bu plastik yapraklar gibi soldurdun zaten. Artık dayanamıyorum; sırf bu çiçeği bile sormadan eve getirmen senin bencilliğinin kanıtı. Boşanmak istiyorum," demişti. Görünüşte her şey bir yapay çiçek yüzünden çıkmıştı; o kadar saçma, o kadar fındık kabuğunu doldurmayacak bir nedendi ki bu... Ama Zebercet için bu saçmalık, arkasındaki o korkunç gerçeği gizleyen bir paravandı. Derya bu incir çekirdeğini doldurmayacak bahaneyle ondan kopmak, bu evden gitmek istiyordu. Derya mutfağa doğru su içmeye giderken Zebercet’in zihnindeki o asıl karanlık, o saplantılı dehliz açıldı. Onu asıl çıldırtan öfkeden deliye döndüren şey ne o uyduruk çiçek bahanesiydi ne de evliliğin bitmesiydi. Zebercet’in zihni, tamamen tensel bir mülkiyetçiliğin pençesindeydi. Derya’nın bedenini; o güne kadar yalnızca kendisine ait olmuş ve bundan sonra da yalnızca kendisine ait olması gereken bir haz kaynağı olarak görüyordu. "Boşanmak" demek, Derya’nın o evden çıkıp gitmesi demekti. Yani o tenin, o dokunuşların, o yatak odası sırlarının bir başkasına açılması demekti. Zebercet
Duygu ve Düşünce