Azapgâh-ı Dünya
( lütfen sununa kadar ukuyun ve düşüncenizi paylaşın anlamını ve şiirin kendisi ağır edebiyatı kullandım şimdiden teşekkür ederim 🌼🍁) Dünya sahnesinin ışıkları büsbütün karardığında, insanı bu fani toprağa bağlayan o mukaddes bağlar kopar. Geriye ne bir sitem kalır, ne de yaşama dair cılız bir heves... Yalnızca vakur, derin ve o kaçınılmaz sonu özleyen bir sükûnet hâsıl olur. Azapgâh-ı Dünya Koptu can tellerimiz, sustu o kutlu neva, Kalmadı sığınacak ne bir dost, ne bir yuva. Gidenler gölgesini alıp kaçtı felekten, Dünya bir viranedir, ne umut var ne deva. Umut ki mülteci bir kuş gibi uçtu gitti, Gönlün saadet dileyen saltanatı tükendi. Bir günahkar gibi kul, ömrü sürgün eyledi, Şimdi ruh secdededir, dilde son bir elveda. Ne bir aşina çehre, ne bir vefalı nefes, Yalnızlık surlarında can çekişiyor her ses. Gözlerim ufka dikili, sönüyor bu son heves, Gayrı vuslat vaktidir, bitti devr-i ibtida. Ey ölüm, ey sükûtun o mukaddes kapısı! Çözülsün ten mülkünün bu karanlık yapısı. Beklemekten yorulan şu ömrün son şarkısı, Sana teslim oluyor, ey ezeli mutlaka!.. Şiirin Derin Katmanları Azapgâh-ı Dünya: Dünya, değer verilen insanlar gittiğinde artık bir yaşam alanı değil; ruhun acı çektiği, nefes almakta zorlandığı bir azap yerine dönüşür. Vurucu Tezatlar: Şiirde yaşamın bitişi bir kayıp olarak değil, "vuslat" (kavuşma) ve "mukaddes kapı" olarak betimlenmiştir. Çünkü değer verilen kimse kalmadığında, ölümü beklemek çaresizlikten ziyade, bu anlamsız gürültüden kurtulup mutlak huzura erme arzusudur.
merhameti bol olan Allah senin için neyi takdir buyurmuşsa, ne ondan bir zerre fazlasına elin uzanabilir ne de senin nasibin olanı beşerî bir güç senden kaçırabilir. öyleyse nefsinin beyhude çırpınışlarını dindir ve ilahî iradenin tecellisi olan imtihanlarınla barışarak kalbini rızâ makamına eriştir. hakikat odur ki; ya bu takdire boyun eğip içindeki fırtınayı teskin edeceksin ya da ömür sermayen, bir nefeslik huzura bile geçit vermeden hasret ve keder içinde eriyip gidecektir. unutma ki bu dünya bir saadet sarayı değil, bir mihnet ve sefer yurdudur. ne mutlak bir sükûn vadeder ne de kederden azade bir liman sunar. hayat, anbean değişen tecellilerin sahnesidir. bazen celal ile sarsar, bazen cemal ile okşar ama nihayetinde bir gölge misali gelip geçer. ruhunun bu uzun seferde yorgun düşmemesi için zihnini masivadan çekip, başını tevekkül yastığına koymaya ihtiyacı var. ta ki dünya gürültüsü dinsin, gönlünde bir ateşkes ilan edilsin ve hedefe doğru taze bir şevkle yürümeye mecalin kalsın.
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
📕 Risale-i Nur'da Hz. Muhammed (asm)'ın Tarif ve Tavsifatı 👇 Samet Yahya Bal 📕 Risale-i Nur Hz. Peygamber (asm)'ı anlamak ve tanımak için okunacak müstesna eserlerden biridir. Zira O Zat-ı Mübarek (asm)'ı birçok farklı açıdan ve yönden ele alarak sıfatlarını detaylıca ele almıştır. İşte onu tarif eden, tespit edilebilen 185 Sıfat 👇 📍Elif Sümeyra Korkulu hanımefendinin ellerine sağlık bu hususu bir yükseklisans tezinde ele almış ben de oradan bu listeyi süzdürdüm. 1. Muhammed 2. Muhammedü'l- Emîn 3. Muhammed-i Arabî 4. Muhammed-i Kureyşi 5. Muhammed-i Hâşimî 6. Nebiyy-i Kureyşi 7. Nebiyy-i Hâşimî 8. Ahmed 9. Mahmud 10. Mustafa 11. Mahi 12. Haşir 13. Akib 14. Şahid-i Sadık 15. Bürhan-ı Nâtık 16. Seyyidü'l-Enbiya 17. Seyyidü'l-Mürselîn 18. İmamü'l-Evliyâ 19. İmamü'l-Ulemâ 20. Mehbit-i Vahy-i İlâhî 21. Mürşid 22. Beşîr
1000Kitap
TARİHİN ve MEDENİYETİN ZİRVESİ: ASR-I SAADET...
(...) Modern ve seküler tarih anlayışları, tarihi genellikle üretim araçlarının gelişimi, imparatorlukların sınır değişiklikleri veya teknolojik ilerleme üzerinden okur. Bu "çizgisel" (lineer) anlayışta geçmiş daima ilkel, gelecek ise daima gelişmiştir. Oysa İBDA’ya göre tarih, varlığın ve zamanın yaratılış gayesine nisbetle, insan ve toplumun "oluş" serüvenini yorumlama sanatıdır. İBDA tarih metafiziğinin kalbinde, zamanın başıboş akıp giden bir nehir olmadığı, bir "gayeye" matuf yaratıldığı gerçeği yatar. Bu metafizik, olayların dış yüzüne (zâhirine) değil, içyüzüne (bâtınına) odaklanır; zamanı düz bir çizgi değil, hakikatin ve hakiki gayenin yakınında ve uzağında dönen bir helezon, olayları ise "Mutlak Fikir"in doğrudan veya dolaylı tecelli sahneleri olarak görür. Bu mânâda bütün insanlık tarihi, "Tek Fert"te tecelli eden hakikatin genişliğine ve derinliğine yansımasıdır. Kısaca, Batı merkezli tarih tezleri, insanlığı ilkelden gelişmişe doğru giden bir evrim şeridi gibi görürken İBDA metafiziği, "ileri-geri" kavramlarını teknolojiye değil, "insanlık memuriyetine" (hakikate yakınlığa) bağlar. Buna göre tarihin zirvesi, kronolojik olarak tarihin sonunda gerçekleşecek bir kemmiyet köpürüşü manzarası değil, "insan keyfiyeti"nin zirvesi olan "Asr-ı Saadet"tir. İlerleme ve gerileme, teknolojik araçların çokluğuyla değil, "insanlık memuriyetine" uygunlukla ölçülür. Bu bağlamda, Asr-ı Saadet ve Sahabîler dönemi, tarihin ve medeniyetin zirvesi olarak kabul edilir. Bu ideal bütünlük, İslâm tarihinin ilerleyen dönemlerinde ne yazık ki bir çözülme sürecine girmiştir. Sahabe döneminde tecessüm eden ideal bütünlük, zamanla bir parçalanma sürecine girmiş ve bu durum, "İslâm'a Muhatap Anlayış"ın tedricen kaybedilmesine zemin hazırlamıştır. **Bu çözülüşü anlamak
İslâm'a Muhatap Anlayış
28 ŞUBAT POSTMODERN DARBE VE İRTİCA-ÖLÜRÜM TÜRKİYEM KİTABIMDA-KDY
28 ŞUBAT POSTMODERN DARBE VE İRTİCA SELİM GÜRBÜZER Bilindiği üzere 28 Şubat sürecinin tezgâhladığı Aczimendilik sahne aldıktan sonra Türk basınında ortaya çıkan irtica tartışmaları bütün hızıyla değişik türden yorumları beraberinde getirmişti. Malum çok satan kartel medya gazetelerinin olayı veriş şekli tezat teşkil etmesi bir yana mütedeyyin Müslümanları ve ehlisünnet tarikat ve cemaatleri karalamaya yönelik sinsi bir planın sahneye konuluş adımıydı. Öyle ki, Aczimendilik üzerinden aba altından sopa gösterilerekten ehlisünnet çizgisini takip eden tüm cemaatler mercek altına alınıp onları zan altında bırakma girişimi gözlerden kaçmaz da. Hatta bazıları işin ölçüsünü kaçırıp sözde İslamcı yazarların ağzından televizyon ekranlarında cümle ehlisünnet itikadı üzerine hareket eden cemaatlere hakaretler yağdırmaktan geri durmayacaklardır. Böylece 28 Şubat ruhuna çanak tutmuş oluyorlardı. İşte her daim kartel medyanın yazılı ve görsel ekranlarına konu manken bu sözde İslamcı aydınların ağzından dökülen zehir zemberek ifadelerle hadiseler çarpıtılarak İslam’ın ana caddesinde yürümeyi ilke edinmiş mütedeyyin Müslümanlara gözdağı veriliyordu. Daha da yetmedi tankların gölgesinde insanımıza sürekli psikolojik korku salmayı da ihmal etmezler de. Düşünsenize o kâbus dolu yılları, malum gazetelerde sürmanşet olarak aylar süren Aczimendi ve diğer benzeri gruplar üzerinde verdikleri haberlerle asıl dert davaları ehlisünnet çizgisi üzerine hareket eden cemaatleri ve tarikatları irtica yaygarasıyla hedef tahtasına oturtuyorlardı. Böylece bir taşla iki kuş vurmanın hesabıyla İslam’ın iç terbiyesine yönelik sevgi ocaklarını kökünü kurutacaklarını
“Acaba bütün efâzıl-ı benî-Âdemi arkasına alıp, şu arz üstünde durup, Arş-ı A‘zama müteveccihen el kaldırıp, nev‘-i beşerin hulâsa-i ubûdiyetini câmi‘ Hakikat-ı Ubûdiyet-i Ahmediyye (A.S.M.) içinde dua eden şu Şeref-i Nev‘-i İnsan ve Ferîd-i Kevn ü Zaman ve bihakkın Fahr-i Kâinat ne istiyor? Bak, dinle: Saadet-i Ebediye istiyor, beka istiyor, lika istiyor, Cennet istiyor…” “Arş-ı A‘zama müteveccihen el kaldırmak” ifadesinin hakikati Risale-i Nur’da Arş, Cenâb-ı Hakk’ın Rubûbiyet-i Âmmesinin ve Saltanat-ı İlâhiyesinin en âzamî makam-ı temsili olarak zikredilir. Allah’ın rubûbiyetinin en büyük ve en kuşatıcı makamını ifade eder. (Yani: İlâhî tasarrufun en yüksek mertebesi) Bu itibarla: “Müteveccihen” kaydı, bir cihet-i mekâniyeyi değil; niyetin, teveccühün ve ubûdiyetin en yüksek mertebesini ifade eder. “El kaldırmak”, lisan-ı hâl ve lisan-ı kàl ile acz-i mutlak, fakr-ı mutlak ve istimdad-ı küllî mânâsını taşır. “Arş-ı A‘zam’a müteveccihen” ise, ferdî bir haceti değil; nev‘-i beşer namına, kâinat hesabına, umum esmâ-i İlâhiye ile alâkadar bir dua makamını gösterir. Risale-i Nur’da bu tür ifadeler mekân tarifinden çok makam ve yöneliş tarifidir. Çünkü: Allah mekânla kayıtlı değildir. Arş da bir “yer” göstermeden çok bir saltanat ve rubûbiyet merkezini ifade eder. Dolayısıyla: “Arş-ı A‘zama müteveccihen” demek: ➡️ Duasını, ➡️ sebeplere değil, ➡️ mahlûkata değil, ➡️ vasıtalara değil, doğrudan doğruya bütün kâinatı idare eden İlâhî makama yönelterek demektir.