Sisifos Söyleni
Sisifos Söylemi (Le Mythe de Sisyphe), Albert Camus tarafından 1942 yılında yayımlanan, 20. yüzyıl felsefesinin en etkili eserlerinden biridir. Kitap, insanın yaşam karşısındaki temel sorusunu ele alır: "Yaşam yaşamaya değer mi?" Camus'ya göre felsefenin gerçekten önemli olan tek sorunu intihardır. İnsan anlam arayan bir varlıktır; ancak evren bu anlam arayışına sessiz kalır. İşte bu çatışmaya absürd (saçma) der. Kitabın Temel Fikri Camus, insanın anlam arayışı ile evrenin anlamsızlığı arasındaki gerilimin kaçınılmaz olduğunu savunur. Bu durumda üç olasılık vardır: İntihar etmek Dine veya metafizik inançlara sığınarak "felsefi intihar" yapmak Absürdü kabul edip yaşamaya devam etmek Camus üçüncü yolu seçer. Ona göre hayatın nihai bir anlamı olmayabilir; fakat bu, yaşamaktan vazgeçmek için bir sebep değildir. Tam tersine, insan anlamsızlığın farkında olarak yaşamını daha özgür yaşayabilir. Sisifos Kimdir? Kitap adını Sisyphus'tan alır. Yunan mitolojisinde Sisifos, tanrılar tarafından sonsuz bir cezaya çarptırılır: Dev bir kayayı dağın zirvesine iter. Kaya zirveye ulaşınca tekrar aşağı yuvarlanır. Sisifos aynı işi sonsuza kadar tekrarlar. Camus, modern insanın durumunu Sisifos'a benzetir: Her gün işe gitmek, Aynı görevleri yapmak, Yaşlanmak, Sonunda ölmek... Bütün bunlar ilk bakışta Sisifos'un cezası kadar anlamsız görünebilir. Kitabın En Ünlü Sonucu Camus'nun kitabın sonunda söylediği ünlü cümle şudur: "Sisifos'u mutlu olarak tasavvur etmek gerekir." Çünkü Sisifos kaderinin farkındadır ve ona rağmen yaşamaya devam eder. Kaya onu ezmez; çünkü Sisifos artık durumunun bilincindedir ve buna başkaldırmaktadır. Neden Önemlidir? Bu eser: Varoluşçulukla ilişkilendirilse de ondan ayrılır. Modern insanın anlam krizini ele alır. Dinsel veya metafizik çözümler yerine insanın kendi
Geçmişe bir şiir. /:
İçimdeki Çocukluğa Gömüldün Aşk dediğin nedir ki? Bir ince ip, bir de sen. İp beni boğar da, Gelip bir kessen. Nasıl gülebilirim, Ruhum yavaş yavaş ölürken? Nasıl bu kadar uzak olabilirim, Seni deli gibi severken? Neyse, çay demledim. Bilirsin, alkol beni bozar. Kalbimin titremesini dinlediğinden beri Başladı bende unutkanlıklar. Seni severken geceye çöktü Senli düşünceler, umutlar. "Ben seni seviyorum" diyemedim hiçbir zaman, Bu yüzden sevdam var diye dolaşamadım. Sensiz kaldı sokaklar, Sessiz kaldı adımlar. Anlat deme; ben seni Rabbime anlattım. Gözyaşımı secdeye damlattım. İyi hoş, güzel sevdim seni ben. Seni severken bile
Şiir
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Bin şükür sebebi...️
Onu diğerlerinden ayıran, zihninin derinliklerinde yankılanan o sessiz ve vakur duruşuydu. Bir kalabalığın içinde bile kendi dünyasının sınırlarını çizmeyi bilen, dikkatini dağıtan geçici heveslerin uzağında, pusulası daima kendi değerlerinin gösterdiği yöne dönük bir adam... Başkalarının bakışlarında bir av arayanların aksine o, gözlerini sadece anlamak istediği ruhlara değdiriyordu. ​O, hayatı bir vitrin gibi değil bir hakikat arayışı gibi yaşıyordu. Bir kadına duyduğu ilgi yüzeysel bir beğeninin tozlu raflarında tükenmiyor; aksine karakterin hamurundaki o sarsılmaz duruşa, o cesur ve delikanlı yüreğe tutuluyordu. Onun için sevmek bir güzelliği tüketmek değil, o güzelliğin ardındaki karanlığı ve aydınlığı aynı şefkatle kucaklamaktı. Biliyordu ki; sadece yüzeydeki ışıltıya gelenin hayranlığı, güneşin batışıyla ilk karanlıkta sona ererdi. Gerçek bir bağın, hayatın çetin virajlarında bir sığınak olabilmesi için ruhun en kuytu, en çetrefilli köşelerine dokunabilmesi gerekirdi. O, karşısındaki kadının içindeki o karanlık dehlizleri görünce korkup kaçanlardan değil; o karanlığı bir yoldaş, bir gizem, bir parça kabul edip, o gölgeyi kendi ışığıyla onurlandıracak kadar cesurdu. ​Onun sevgisi bir rüzgâr gibi geçici değil, bir kök gibi derinlere inen cinstendi. Onu tanıdıktan sonra hiçbir beklentim olmaksızın kalbimin en derinlerine işlemişti bile. Böyle bir adama sadece hayran olunabilirdi. Bir kadının kalbinin hangi inceliklerle, hangi sözsüz anlaşmalarla huzur bulacağını bilen o kadim bilgeliğe sahipti. Bir sadakat timsaliydi; zihni ve kalbi, kendi değerlerine ters düşen her türlü değersizlikten arınmıştı. Ve sadece o değerleri taşıyan ruhlara sadık kalacak bir iradeyle örülmüştü. ​Ona olan hayranlığım belki de bu dünyanın gürültüsünde bir sükûnet adası bulmuş olmanın
Duygu ve Düşünce
Enerji Çalışmalarında- Uyanış Kurslarında DİKKAT! +18
O alanlarla sıfırken direkt kurslardan başlamayın. Hocanın geçmişini -eğitim süreçlerini, eğitimlerini vs.- bilmeden ders almayın. Sizden çalışmalar için izin istendiğinde açık ve net şekilde izin verin: "Sadece bu bilmem ne çalışması için izin veriyorum." ile "İzin veriyorum." hiç aynı şey değil. Güzel alanlar ve bilinç olmasına rağmen bilinçsizlik çok fazla. Şifa ya da bilgi sağlayayım derken musallatlanırsınız ve direkt farkında da olmazsınız. Özellikle para verdiğiniz konserlere dahi dikkat etmeniz lazım: Özgür irade yasası var ve siz para verince oradan almaya gönüllü hale geliyorsunuz. Katılım için belirlenen ücretse ücreti sağlayınca bilerek ya da bilmeyerek katılmış oluyorsunuz... O yüzden yavaş ama emin adımlarla gidin. Hakikati bulayım derken belanızı bulmayın. En çok çocuklara dikkat edin: Korku halinde olanlara, soyutlanmış olanlara, üzgün- acılı olanlara, tembelken birden başarılı olanlara, biriyle konuştuğunu -soru/ cevap- söyleyenlere, canlı ve kıpır kıpırken birden sessizleşip melankoli hâle girenlere... Onlar tam ne olduğunu anlar ya da anlamaz ama siz anlamak zorundasınız. Bazıları çocukluktan yetişkinliğe kadar fark etmemiş veya fark ettirilmemiş oluyor. Bazılarına ise birkaç hafta sonra dahi ya kendini ya da çevresindekileri oldürtüyorlar: Tesir gücüne bağlı. Kapanık oluyor, soğukluk hissetmeye başlıyor, uyuyamıyor, karanlığa çekiliyor, simsiyah giyinmeye başlıyor, bir anda mutlu bir anda suratsız oluyor, Kuran okuyup sevinç gözyaşı akıtırken çocuk ama delirmiş çocuk aklına benziyornsonralarda asla tahammül edemiyorlar ne insanlarla görüşmeye, ne gülmeye, ne sirke kokusuna vs. öfke patlamaları, saldırganlaşma, bakışları ve yüzü tuhaf vs. oluyor. O hayattan koptuğunda ya da kopardığında çok geç oluyor. Türbeye almışlardı içine girmedi. Hocalardan
Duygu ve Düşünce
Yaşamaya çalıştığım hayatım. Beni sürekli getirdiği intihar kıyısından nefes alabilecek köşesinde. Kendini bir o kadar gaddar zalim yargılamış bütün suçları üzerine almış yürümeye çalışıyordum. Aslında bu kadar güzel bir hayatım var ki, gönülde tutsak gibiyim bazen mutlu bazen perişan bazen yakıt dökük ben değilmişim gibi bir sonraki gün e atılmış adımlar. Birçok insan bana benziyor kadın ya da erkek fark etmez. Biz gibi olmuşuz. Ortak dertlerinin ortak çareleri, ben razı olsam belki onlar da olurdu benim olmadığım kadar onlar da hiç olamamış. Yaşadığımız zamanın getirdiği o buhranlı duygusuz duygusallığı yorgunluğu yıkılmışlığı hala ayaktaymışlanlığı. Çaresiz değiliz kaldığımız yerde sarılsak belki bir yol bulabiliriz yol alabiliriz daha bir sürü şey. Ne enteresan değil mi bizler gibi mevsimler de değişti kış değil yaz değil mevsim ilkbahar lakin sonbahar değil. Şiirler çoğaldı şarkılar çoğaldı bilumun hububat da çoğaldı. Bence herkes herkesi çok iyi anladı. Geldiğimiz yer ne bir adım ötesi ne bir adım gerisi, ilkbaharda açan çiçeklerin sarısı moru yol kenarında hala zambakları dolu. Sevsem sana yazık acısam bana. Gönül terazisi kalp engeli olmasa. İlahi Adalet diyelim. Sarılırdık taşa o ağaca yağmurdan sonra sokaklara. Kıçınızın burnunuz sızladı bilmiyorum. Ellerimi düşürdü bizim ayaklarımız eriklerimiz kemiklerimiz donardı bir sevdaya kurban olayım bir ömür tüketiciyiz diye, dönülmüş evinde baygın uykuları. Kimlere çare olunmuş gündüzünde kör baykuş gecesinde bir benim berduş......
Yaşam nasıl da gözünü kırpmadan geçiyor. Şaka gibi geliyor ama seneye yolun yarısına gelmiş olacağım. Ben küçükken yolun yarısı büyük bir şeydi. Otuzlar cidden büyük gelirdi. Şu an bakıyorum da otuzlar hiç de büyük değilmiş. Yirmilerin aynısı bu ama tek farkla. Yirmiler kadar kaotik değil. Bir diğer fark ise eskisi gibi yiyemiyorsun. Cidden doksanlarda doğanlar beni anlar. Otuzlar abartttığımız gibi değilmiş. Bir diğer nokta da sanırım benim yaşamda hiçbir şeyi başaramamış olmam ile alakalı. Bilmiyorum bu aralar Harry Potter hikayesi yaratmaya o kadar takıntılı oldum ki her şeyi bıraktım. Çok önemli KPSS denen illet var önümde aslında. Yaşamım boyunca istemedim memur olmayı ama sanırım mesleğim için katlanacağım buna. Yirmilerime bakıyorum da umudum, tutkum bir çaba gücüm vardı. Şimdiyse her şey bitti. Resmen yaşamımı umursamıyorum bile. Ölsem gözüm açık gider ama rahatlarım da bir yandan. Çünkü biliyorum ki o istediğim dünyalarda yaşayamayacağım. Aslında o kadar istiyorum ki beni anlayabilecek birini bulmayı bunun için dalıyordum belki de Harry Potter hikayelerine. Severus Snape karakteriyle benzeşiyoruz ki benim hikayelerimde de o başrolde diyebilirim. Her anda çok iyi görüyorum içimdeki boşluğumun nasıl dolduğunu. Ne yazık ki gerçekte dolamayacak bir karadelik durumunda. Arada geliyor işte bu bana. Belki de kpss bitince hayatıma son vereceğim ama hala hikayelere dalıyorum. Kopmak istemiyorum çünkü gerçeklikte bu dostluğu ve tamamlanmışlığı yakalayamayacağımı biliyorum. O fantastik dünyalarda o insanları göremeyeceğimi biliyorum ve bu acı veriyor. Çocukluğumdan beri bildiğim tek şey yalnız öleceğimdi. Bunu pandemi zamanında hastanede yatarken de anlamıştım. Bir hastane odasında yalnız başına ölmek... Hastane odası olmaz belki ama bir yerde yalnız öleceğime eminim.