Bilinen cehennemin ,bilinmeyen cennete üstünlüğü
İnsan, bazen mutluluğa ulaşma ihtimali olsa bile alıştığı acıyı bırakmayı seçmez. Çünkü insanı en çok yoran şey mutsuzluk değil; belirsizliktir. Bilinen bir cehennem, çoğu zaman bilinmeyen bir cennetten daha güvenli gelir. Bu yüzden bazı insanlar, kendilerini tüketen şeylerde kalmaya devam eder. Özetle bilinmeyen bir cennetin ihtimalindense tanıdığı cehennemin kesinliğine sığınan insanoğlu derdini devasız görmeyi kendine adet edinmiştir. Tüm hikaye bu .
1000Kitap
Hülya Düşkünü Bir Kalp
Kalbin görevi neydi? İnsanı ayakta tutmaktan başka ne işe yarardı? Duygular kalpte mi hissedilirdi? Aslında kalp beden ve ruhun bağlandığı yerdi. Bedenini ayakta tutan kalp ruhun düşünce ve duygularını da taşırdı. Maneviyat ve maddiyat bu ikisinin kesiştiği yer bir yuva görevi görür. Düşünceler ne kadar beyinde yer alır gibi görünsede düşüncelere yön veren şey duygularımızdır. Yani duyguların bağlı olduğu kalptir. Kalp düşünme eyleminin yönünü ayarlar. Beyin için ne kadar mantık yeri desek de kalp kabul etmedikten sonra mantık çürür. Kalp hayal gücü sınırsız olan, her şeyin mümkün olduğunu kabullenmiştir. Kalp düşünme görevini üstlenir her daim. Düşünmeseydi sevgi ve nefret aynı yerden çıkmazdı. İnsan duyguları üzerine yaşardı. Kalbi ne için atıyorsa o yönde hayatını şekillendirmeyi seçerdi. Aşk, para, hayaller, şöhret... ve daha niceleri. Kişi kalbini ne ile beslerse kalp o yönde çabalamaya başlar. Kalbin çabası düşüncelerinizi ele geçirip istediği sonuca ulaşmasıdır. İstila gücü olan kalbe o gücü veren kişinin kendisidir. Beden ve ruhun kesiştiği noktayı ne ile beslerseniz o ağır gelecektir. Hayalperest bir kalp mutluluğu hayal etmekle başlar. Heyecan içinde çarptığı anlar onu yormaktan çok dinlendirir. Bir kez dahi tattığı duygu için hep hayal kurmaya başlar. Ruha olan bağı sayesinde rüyalarınızı ele geçirir. Sizin gülüşünüz ve göz yaşınız kalbinize de etki edecektir. Bu yüzdendir ki siz neyle beslerseniz kalp o kadar çok mutluluğu düşleyecektir. Olumsuz duygular mutluluğa ulaşma hevesini arttırırken olumlu şeyler ise duygunun şiddetlenmesini ve kalbin bağımlı olmasına sebep olacaktır. Kalp isteyecek ve siz yapmaya başlayacaksınız. Sizi neyin mutlu edeceğini kalbinize yol gösterici olacak sizlersiniz. Sizin elinizde pusula olduğunu kalpte ise dümenin olduğunu
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Sahte Benlik ve Varış Yanılgısı
Dijital Çağda Sahte Benlik ve Varış Yanılgısı: Ergenlik Döneminde Kimlik İnşası, Ruh Sağlığı ve Öze Dönüş Üzerine Otoetnografik Bir Analiz 21. yüzyılın dijitalleşen dünyasında, bireyin kimlik inşası süreci, sosyal medya ve popüler kültür ikonlarının yoğun etkisi altında şekillenmektedir. Özellikle ergenlik dönemi, bireyin 'Ben kimim?' sorusuna yanıt aradığı ve dış görünüşün, sosyal statünün belirleyicisi olarak algılandığı kritik bir evredir.Bu süreçte bireyler, medya tarafından sunulan 'kusursuz' idol modellerini içselleştirmekte ve bu standartlara ulaşmayı bir varoluş amacı haline getirmektedir. Ancak literatürde 'Arrival Fallacy' (Varış Yanılgısı) olarak tanımlanan durum gereği; hedeflenen kiloya veya başarıya ulaşılsa dahi, bireyin beklediği 'tamlanmışlık' hissi gerçekleşmemekte, aksine psikolojik bir boşluk (değersizlik) oluşmaktadır.Bu çalışmanın amacı; dışsal motivasyon kaynaklı (sevilme arzusu, idol taklidi) performans çabasının, bireyin ruh sağlığı üzerindeki negatif etkilerini incelemektir. Bu bağlamda, Ergoterapi disiplininin temelini oluşturan 'Anlamlı Aktivite' ve 'İçsel Motivasyon' kavramları üzerinden, bireyin 'yapmak' (doing) yerine 'olmak' (being) odaklı bir iyileşme sürecine nasıl geçebileceği, otoetnografik bir bakış açısıyla tartışılacaktır. 1.BÖLÜM:KAVRAMSAL ÇERÇEVE 1.1Mutluluk Yanılgısı: 'Arrival Fallacy' ve Hedonik Uyum Bu bölümde, bireylerin hedeflere ulaşma sürecinde karşılaştığı yaygın bir paradoks olan; "Neden hedefe ulaşınca mutluluk kalıcı olmuyor?" sorusu ele alınacaktır. Bu soru; kilo verme, kariyerde yükselme veya akademik başarı gibi hedefler tamamlandığında, beklenen kalıcı tatmin hissinin neden kısa sürede kaybolduğunu sorgular. Bu fenomeni açıklamak amacıyla, Pozitif Psikoloji literatüründe Tal Ben-Shahar tarafından tanımlanan
Alıntı
İnsan tek başına kemale ulaşamaz; iyilik ve erdem ancak insanlar arasındaki ilişkiyle açığa çıkar. Erdemli bir hayat, sadece bireysel değil, toplumda adalet ve ortak iyi için sorumluluk almaktır. Farabî’nin ‘erdemli şehir’ tasavvurunda olduğu gibi, birey kendi aklını ve ruhunu geliştirirken, aynı zamanda komşusunun iyiliğiyle de ilgilenir. İyilik, bir gösteriş ya da ödül beklentisi değil, insanın kendi doğasını gerçekleştirmesidir; böylece hem kişi hem toplum yükselir.Aynı zamanda Farabi'nin 'Erdemli Şehir' doğrudan Platon'un 'Devlet'tasavvuruna dayanır.Devlet yönetimi için en iyi olanın 'Filozof-Kral'olacağı düşüncesi.Biraz konu kyadı fakat aklıma gelince ek bir bilgi olarak paylaşmak istedim.Farabi'nin erdemli alışkanlıklar ile mutluluğa ulaşma felsefesi Aristoteles ten gelir ve bunu islam dünyasına uyarlamıştır.Aristonun-Nikomakhosa Etik kitabında; insan “zoon politikon”dur (toplumsal bir varlıktır). Erdemler alışkanlıkla kazanılır; mutluluk (eudaimonia) bireyin toplumsal rolünü iyi icra etmesiyle mümkündür der.Alasdair MacIntyre – After Virtue 'da Aristoteles’in erdem etiğini çağdaş topluma taşır; topluluk içinde erdemli alışkanlıkların nasıl geliştiğini tartışır.Tarih boyunca Sokrates’ten Aristoteles’e, Platon’dan Farabî’ye ve MacIntyre’a uzanan çizgi, aslında aynı hakikati farklı dillerde tekrar eder: İnsan, doğası gereği toplumsal bir varlıktır ve iyilik ile erdem, ancak diğer insanlarla kurduğu ilişkiler içinde gerçeklik kazanır. Erdemli alışkanlıklar bireyin iç dünyasını olgunlaştırırken, aynı zamanda adalet ve ortak iyiyi mümkün kılar. Bu nedenle erdem, bir ödül ya da araç değil, insanın kendi doğasını gerçekleştirdiği en yüksek etkinliktir. Kişi ve toplum ancak bu içsel ve ortak çabayla birlikte yükselir.
Felsefe
Mutlu hayat diye bir şey yoktur, Mutlu anlar vardır sadece. Sonsuz mutluluğa ulaşma çabası ise dadece mutsuz anlar getirir. (Hissel)
İnsan ve Duygular
Kendi içinde bir mucize sayılmaz mıydı? Mutluluğa ulaşma baskısı bazen zulüm hâlini alıyordu. Sanki mutluluk herkesin ulaşabileceği ve ulaşması gereken bir şeymiş gibi, bu uğurda verilecek en küçük bir taviz dahi bireyin kendi kabahatiymiş gibi. Başarısız insanlar hayatta sadece tek bir şey için mücadele ediyordu: başarmak. Ama başarılı insanlar da sadece o başarıyı sürdürebilmek için çırpınıyordu. Koşmak ve yerinde saymak arasında fark gibiydi bu; koşmak her hâlükârda bıktırıcıydı. Ama en azından koşarken değişilen yerler, görülen manzaralar vardı. O kadar yalnız hissediyordu ki bazen, bir tomar kirli çamaşır gibi göğsüne çöküyordu yalnızlık. Arkadaşlık, yani yapayalnız bir dünyada yaşanan yalnızlık hissini azaltacak bir başka kişiyi bulmak… Kendi içinde bir mucize sayılmaz mıydı bu? Aptal değildi. Fakat daha on iki yaşındayken bile hayatın bir hayal kırıklığından ibaret olduğunu anlamıştı. Çevresindekiler için de eninde sonunda bir hayal kırıklığı olacağını çoktan çözmüş gibiydi. O yorgunluk, o erken yaşta çökmüş bezginlik… Bazı şeyler kırılır, bazı kırılanlar onarılır. Ama çoğu zaman fark edersin ki kırılan her ne olursa olsun, hayat ya da kalp, telafi için yeniden şekillenir. Ve bu şekillenme de aslında bir başkalaşımdır. Kendini parlak renkte bir şişeden dökülmüş, yere saçılmış ama hâlâ sıvı hâlinde kalan bir şey gibi hissediyordu bazen. – İnsanlar ne ara bu kadar benzeşmişti birbirine? – “Bu sana müstahaktır,” dedi kafasındaki ses. “Olmadığın biri gibi yapmanın, başkalarından bir eksikliğin olmadığını düşünmenin cezasıdır bu.” – Her sabah uyandığında, dün ruhunun bir parçasını daha kurban ettiğini hissetmek… Nasıl bir şey? İstersen bu metni şiirsel hale getirebilir, ya da daha sade bir dille yeniden düzenleyebilirim. Hangisini istersin?