Eskiden mutluluk ne kadar yakındı bize, değil mi?.. Bir bardak çayın buharında, yanımızda susup oturan bir dostun o sıcak gülümsemesinde, sabah eve giren güneşin neşesinde buluverirdik onu.. Öyle büyük hazırlıklara, planlara gerek kalmazdı; kendiliğinden gelirdi..
Şimdi ise sanki her şeyin bir bedeli, bir kuralı var.. Bir kahve içmek bile başlı başına bir gösteriş, bir "ritüel" oldu artık.. Dinlenmek için "kaçış planları" yapıyoruz, huzur bulmak için "deneyim" satın alıyoruz.. Mutluluğun o eski, yalın halini unuttukça, onu bulmak için daha çok harcamak, daha çok yer görmek, daha çok tüketmek zorundaymışız gibi hissediyoruz..
Modern hayat bize şunu fısıldıyor.. "Mutluluk senin doğal halin değil, başardığın bir şey olmalı".. Bu yüzden içimizdeki o küçük, sessiz sevinçleri duymak yerine, dışarıdan paketlenmiş büyük mutluluklar ithal etmeye çalışıyoruz.. Belki de asıl mesele mutluluğun yok olması değil, bizim onu görecek gözümüzü kaybetmiş olmamız.. Sadelikten uzaklaştıkça mutluluk küçülmüyor aslında; biz beklentilerimizi o kadar büyütüyoruz ki, o küçük anlar gözümüze çarpmaz oluyor..
Oysa o eski huzuru bulmak için daha fazlasına değil, biraz azalmaya ihtiyacımız var.. Biraz daha az hırsa, başkalarıyla daha az yarışmaya, biraz yavaşlamaya..
Mutluluk hâlâ orada, aynı yerinde duruyor.. Sadece biz onu her yere çekip "görünür" yapmaya çalıştıkça, o sessizce kenara çekilip yorgunluğunu atıyor olabilir..