Korku ve Daha Çok Korku
Beni mutlu eden şeyler aynı zamanda hasta ediyor. Beni mutsuz eden şeyler ise bir bakıma hayata tutunmamı sağlıyor. Bu durumda gerçekte seçilebilecek iki seçeneğin mevcut olduğundan bahsedilebilir mi? Bir tarafta kısa vadede huzur sağlayan, arayışlarla dolu olsa bile her an kaybolmaya meyilli karamsar düşüncelerle dolu günlük hayatla bağlantısız mutlu fakat öldürücü bir dünya; diğer tarafta hareketli bir dünyanın içerisinde nerede olduğunu bilmeden, akışın ve toplumsal kabullerin içerisinde yaşamanın getirmiş olduğu işlevsel fakat mutsuzluk limanı. Depresif ruhlu olmak bu sebeple benim için konfor alanından çıkmamak için bahaneler üretilen bir alan değil. Hayata tutunmak için kendimden kaçmanın çözüm olduğunu düşünmenin bedeli. Peki hem hayata tutunup hem de mutlu olmak mümkün değil mi? Her şey bu kadar keskin hatlarla mı belirlenmiştir? Boşluğu, etrafında kelebekler uçuşan yemyeşil bir cennet bahçesi sanmayı ne çok isterdim. Verilen nimetlerin değerini bilemeyişimin olası cezasından her an ürkerken. Bir şifa mı? Bu karamsarlıkla elimden tek gelen şey, hasta olmaktan korkmaktan korkmamanın yollarını aramak olmalı. Aksi halde bu mutsuzluk artık beni hayatta tutmayı sağlayamayacak ve yaşanmamış bir hayatın bedelini hakkıyla aranılmamış Tanrının olası azabı daha da korkutacak. Peki ya yokluk. Beni ferahlatması gereken bu düşünce neden azabıma eşlik eden bir diğer korkutucu seçenek oluyor. Bir daha olmayacak olmak ile cehennem arasında hangisinin daha tercih edilebilir olduğunu düşündüğümde insanların bu dünyaya nasıl çocuk getirdiklerini düşünmeden edemiyorum. Neden bu kadar materyalist oldum. Neden hiçbir şey beni teselli etmiyor ve neden teselli etmeyen şeyleri artık araştırmıyorum? Kaybolmanın ortasında, hayatın hep bir sonraki hedefi hayat gayesiymiş gibi önümüze
Aşkı biz mutluluk sansak da Aşk acıdan besleniyor biz anlamasak da Sen hiç sensiz kaldın mı?
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Mutlu değilsin değil mi Başkasını da düşün olursun Gözünde büyüyor değil mi yediğin içtiğin Başkasını da doyur olursun Uykun yok değil mi sıkıntıdan Başkasının rüyasını gör olursun… Ali İhsan Konuklu
Günaydınlar efendim. Sabahı şerifleriniz hayrolsun inşallah. Bu saatlerde uyanmak yerine kollarının arasında mayışık mayışık kıvrılmayı seçerdim eğer hayat bana bi seçim yaptırsaydı. Açılmayan gözlerimden öpüp şöyle belimdeki boşluğa sarılıp kendine yaklaştırıp kokunu içine doldurmanı hiç bir şeye değişmezdim bu saatlerde. Allahım🤲🏻 Öyle güzel uyuyor ki. Uyku yarı ölüm hali derler insannın yaşadıklarını bi müddet unuttuğu, acısını unuttuğu, arındığı, kavuşamadığı sevdiklerine kavuşup hasret giderdiği, içine attıklarını yeri gelip uykusunda kötü rüyalarla dışa vurdukları yeri gelip iç çeke çeke ağladıkları üç beş saat. Ama demişler ki uyku yarı ölüm hali. İnanmıyorum artık buna. Çünkü öyle tertemiz, Öyle saf, Öyle sessiz sedasız, Öylesine huzur dolu ki uykusunda. Böyle güzel uyunmaz Allahım. Böyle huzur verilmez uyurken bile. Bak ne diyorum; Nefes alışın verişini duymak için sabahı sabah ettim. Bu nasıl bir sessiz uyumaktır sükunet içinde. Sarıp sarmalamak göğsüne sokmak istiyor insan seni sen uyurken. İçim sabaha dek sen doldu be adam. Duyamasam da hissettim nefes alışını, Göğüs kafesinin usulca inip yükselişini hissettim. Senle olan kalbim yanına varıp yüreğindeki yangını söndüremedi ama sabaha kadar uykunda karşındaydı. Bir gün yanı başında da olacağız. Avuçlarımdaki duanın sahibi sensin. Yolum sensin. Hüznüm de sensin mutluluğum da. Bilirim ki her fırtınanın ardından sükunetle gögü saran güneş doğar. Ve aynı yerde aynı kişide o güneşi yaşamak çok daha kıymetli olur.
Sende Evde Kaldın
Antropologlar der ki, insan toplulukları hayatta kalma ve üreme üzerine kuruludur. Evet, biyolojik bir gerçek bu. Ama biz artık mağara devrinde yaşamıyoruz. Modern dünyada birey, kendi anlamını yaratma hakkını kazandı. Yine de kolektif bilinçaltımız hâlâ “evlen, yuva kur, çocuk yap” komutunu tekrar tekrar fısıldıyor. Özellikle kadınlara. Çünkü tarih boyunca kadının değeri, doğurganlığı ve ev içi rolü üzerinden ölçüldü.Psikoloji bunu “sosyal rol teorisi” ile açıklıyor. Toplum bize roller biçiyor ve biz de o rollere uymazsak dışlanma korkusu yaşıyoruz. Karen Horney’in “nevrotik ihtiyaçlar” kavramı burada devreye giriyor: Sevgi, kabul görme ve aidiyet ihtiyacı o kadar güçlü ki, insanlar mutsuz bir evliliğe razı oluyor, yalnız kalmaktansa. Oysa Carl Jung’un “bireyleşme” süreci tam tersi bir yolculuk öneriyor: Maskeleri atmak, kendi gölgemizle yüzleşmek ve gerçek benliğimize ulaşmak. Evlilik bu yolculuğun bir durağı olabilir, ama kesinlikle istasyonu değil.Felsefeye bakalım. Aristoteles “eudaimonia” der; yani “güzel yaşam”, erdemli bir hayat sürmek ve potansiyelini gerçekleştirmek. Epiktetos gibi Stoacılar der ki, mutluluk dış şartlara bağlı değildir; içimizde, seçimlerimizdedir. Sartre ise varoluşçu bir çığlık atar: “Varoluş özden önce gelir.” Yani sen önce varsın, sonra ne yapacağına karar verirsin. Evlilik bir tercih olabilir, ama zorunluluk değil. Zorunluluk haline getirildiğinde ise özgürlüğün katili olur.Düşünün: Nobel ödüllü bir bilim insanı, uluslararası arenada konuşmalar yapan bir lider, kitapları onlarca dile çevrilmiş bir yazar… Ve bir teyze, çayını yudumlarken “Kızım, sen de evde kaldın” diyor. O kadının umurunda mı gerçekten?Bence değil. Çünkü o kadın çoktan Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinin en tepesine, “kendini gerçekleştirme” basamağına tırmanmış. O,
1000Kitap
Sende Evde Kaldın
Antropologlar der ki, insan toplulukları hayatta kalma ve üreme üzerine kuruludur. Evet, biyolojik bir gerçek bu. Ama biz artık mağara devrinde yaşamıyoruz. Modern dünyada birey, kendi anlamını yaratma hakkını kazandı. Yine de kolektif bilinçaltımız hâlâ “evlen, yuva kur, çocuk yap” komutunu tekrar tekrar fısıldıyor. Özellikle kadınlara. Çünkü tarih boyunca kadının değeri, doğurganlığı ve ev içi rolü üzerinden ölçüldü.Psikoloji bunu “sosyal rol teorisi” ile açıklıyor. Toplum bize roller biçiyor ve biz de o rollere uymazsak dışlanma korkusu yaşıyoruz. Karen Horney’in “nevrotik ihtiyaçlar” kavramı burada devreye giriyor: Sevgi, kabul görme ve aidiyet ihtiyacı o kadar güçlü ki, insanlar mutsuz bir evliliğe razı oluyor, yalnız kalmaktansa. Oysa Carl Jung’un “bireyleşme” süreci tam tersi bir yolculuk öneriyor: Maskeleri atmak, kendi gölgemizle yüzleşmek ve gerçek benliğimize ulaşmak. Evlilik bu yolculuğun bir durağı olabilir, ama kesinlikle istasyonu değil.Felsefeye bakalım. Aristoteles “eudaimonia” der; yani “güzel yaşam”, erdemli bir hayat sürmek ve potansiyelini gerçekleştirmek. Epiktetos gibi Stoacılar der ki, mutluluk dış şartlara bağlı değildir; içimizde, seçimlerimizdedir. Sartre ise varoluşçu bir çığlık atar: “Varoluş özden önce gelir.” Yani sen önce varsın, sonra ne yapacağına karar verirsin. Evlilik bir tercih olabilir, ama zorunluluk değil. Zorunluluk haline getirildiğinde ise özgürlüğün katili olur.Düşünün: Nobel ödüllü bir bilim insanı, uluslararası arenada konuşmalar yapan bir lider, kitapları onlarca dile çevrilmiş bir yazar… Ve bir teyze, çayını yudumlarken “Kızım, sen de evde kaldın” diyor. O kadının umurunda mı gerçekten?Bence değil. Çünkü o kadın çoktan Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinin en tepesine, “kendini gerçekleştirme” basamağına tırmanmış. O,