Okumayı uzun zamandır istediğim bir kitaptı "Lizbon'a Gece Treni". Sonunda bu isteğimi yerine getirip biraz uzunca diyebileceğim bir yolculuğa çıktım kendisiyle. Kitap şahane başladı, çok güzel ilerledi, derken sonlara doğru biraz durağanlaştıysa da okumuş olmaktan mutluluk duyduğum bir kitap oldu en nihayetinde. Gelelim konusuna...
Antik diller profesörü Raimund Gregorius'un kendini bulma yolculuğuna ortak oluyoruz hikayemizde. Ders vereceği liseye gitmek için her gün kullandığı köprüden geçen Gregorius, köprüden aşağıya neredeyse atlayacakmış gibi gözüken bir kadınla karşılaşıyor. Bu karşılaşma esnasında kadının ona söylediği tek bir kelime oluyor ve bu kelimenin büyüsüne kapılarak kendini bir kitapçıda buluveriyor namıdiğer Mundus. Burada karşısına Portekizli bir yazarın, Doktor Prado'nun bir kitabı çıkıveriyor. Birkaç sayfa okuduktan sonra ani bir kararla Lizbon treninde buluveriyor kendisini.
Lizbon... Tamamen yabancısı olduğu bu şehirde Prado'nun izini sürüyor Mundus. Prado, Salazar Rejimi'ne başkaldıran direnişçilerden birisi, bir doktor, ve belki de bir filozof... Kitabı Gregorius'u o kadar etkiliyor ki, Prado'nun hayatta kalan akrabalarından arkadaşlarına, ulaşabildiği herkesle görüşerek bu derin düşünceleri olan insanın belleğine bir yolculuğa çıkartıyor bizi. Bu yolculuk öylesine derin ki, hayata, insana, duygulara dair ne varsa düşünmeye sevk ediyor bizi. Gregorius'un da kendisini, hayatını ve hayatındakileri çokça sorgulamasına yol açıyor Prado'nun notları.
En başta yazdığım gibi hikaye belirli bir ritim yakaladıktan sonra biraz durağanlaşıyor fakat yine de bir merak duygusu ile sonuna kadar okumanızı teşvik ediyor. Sanırım benim hatam, kitabın büyüsüne kapılıp kitabın tam ortalarında filmini izlemek oldu. Filmi de güzel olmasına güzeldi ama yaptığım bu