Halil İbrahim

Puan vermedi·296 syf.··
2026 8. kitabı
·
18 günde okudu
·
Okunma: 10 Nisan 2026 14:18
Ah nerede o eski Ramazanlar!" ya da "Ne varsa eskilerde varmış!" diyenler; geçmiş hizmeti ayağınıza geldi... Bu arada, eğer yazar Türk olsaydı kitaba böyle bir giriş yapması harika olurdu. Georgi Gospodinov’un Zaman Sığınağı, ilk bakışta Alzheimer hastaları için geçmişi yeniden inşa eden izole bir kliniğin hikâyesi gibi görünse de sayfalar ilerledikçe çok daha büyük ve karanlık bir soruyu masaya yatırıyor: Gelecekten umudumuzu kesersek ne olur? Hikâye sadece bireysel bir hafıza kaybıyla mücadele eden insanları anlatmakla sınırlı kalsaydı, muhtemelen sonu başından belli, sıradan bir dram okuyor olurduk. Ancak metnin asıl sarsıcı gücü, bireysel bir tedavi yöntemi olarak başlayan bu nostalji inşasının, yavaş yavaş bütün bir topluma yayılan bir histeriye dönüşmesinde yatıyor. Romanın merkezindeki "geçmişi kopyalama" fikri, aslında sinemada ya da edebiyatta sıkça rastladığımız o bildik zaman yolculuğu temalarından çok daha farklı ve psikolojik bir zeminde çalışıyor. Ortada fiziksel bir makine yok; onun yerine, geleceğe dair umutsuzluk ve karamsarlık hissettiğimizde sığındığımız o melankolik "eski güzel günler" illüzyonu var. Gospodinov, tam da bu noktada ahlaki olarak son derece ikircikli bir alanı kaşıyor: İnsanlara unuttukları mutlu geçmişlerini sahte dekorlarla geri vermek masum bir şefkat midir, yoksa gerçeğin acımasızca manipüle edilmesi mi? Özellikle romanın ilerleyen bölümlerinde, ülkelerin hangi "on yıla" geri döneceklerini oyladıkları referandum sahneleri, toplumsal yargıların ve kitle psikolojisinin ne kadar kolay yönlendirilebileceğini harika bir ironiyle gösteriyor. Gelecekten korkan ve şimdiki zamanın ağırlığı altında ezilen bir toplumun, kendi rızasıyla geçmişin hayaletlerine teslim oluşunu okurken, yazarın yarattığı o derin atmosfer insanın zihnine
Edebiyat
Zaman SığınağıGeorgi Gospodinov · Metis Yayıncılık · 01,698 okunma
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
Puan vermedi·303 syf.··
Beğendi
·
2025 22. kitabı
·
9 günde okudu
·
Okunma: 04 Kasım 2025 15:03
Son zamanlarda okuduğum, üzerinde en çok tartışılabilecek kitaplardan biri kesinlikle Sarı Yüz. Hem kitabın odağındaki temel soru ("Kültürel bir hikâyeyi anlatmaya sadece o kültürün mensupları mı muktedirdir?"), hem değindiği "kültürel kisve" ve "kültürel mülkiyet" gibi kavramlar, hem de "iyi-kötü" veya "haklı-haksız" diye kolayca ayıramayacağımız gri ana karakterleri sayesinde üzerine saatlerce konuşabileceğimiz bir eser. Roman; başarılı bir Asya kökenli yazar olan Athena Liu’nun ölümünün ardından, onun kadar başarılı olamamış Amerikalı arkadaşı June Hayward’ın, Athena’nın henüz tamamlanmamış taslağını tamamlayıp yayımlamasıyla hayatında değişen dengelere odaklanıyor. Bana göre kitabı bu kadar popüler yapan unsurlar, kurgusundan ziyade yazarın "kaşımayı" tercih ettiği hassas konular. Asya asıllı bir Amerikalı olan Kuang, kitabında hem geçmişte beyazların azınlıkların kültürel mirasını sömürmesini eleştiriyor hem de günümüzde "azınlık" olmanın bir pazarlama unsuru haline getirilerek abartılmasıyla oluşan yeni sosyo-kültürel yapıyı yeriyor. Bunu kendi hayatı ve kariyeri üzerinden yapması ve bu konuya objektif yaklaşabilmesi en çok hoşuma giden kısım oldu galiba . Yayıncılık dünyasına getirdiği eleştiriler de en dikkat çekici noktalardan biriydi. Kitapların mutfağını merak eden okurlar için burada pek "iç açıcı" detaylar yok maalesef; Kuang bu süreci oldukça acımasızca eleştirmiş. Benim için bu durum pek sürpriz olmadı; Amazon’un yazarlarla anlaşıp popüler trendlere göre kitap sipariş ettiğini öğrendiğimden beri güncel eserlere hep kuşkuyla yaklaşıyorum. Sarı Yüz okuduğumuz şeyin arkasındaki "hak sahipliğini" de sorgulatan, okuru vicdanıyla baş başa bırakan, bir iyi ve bir kötü karakterden ziyade iki gri ve kusurlu karakterin bulunduğu keskin bir hikâye.
Edebiyat
Sarı YüzR. F. Kuang · İthaki Yayınları · 202513,2bin okunma
Puan vermedi·400 syf.··
Beğendi
·
2026 1. kitabı
·
26 günde okudu
·
Okunma: 02 Ocak 2026 20:35
Engin Geçtan’ın tabiriyle varoluş sorumluluğumu üstlenip, kendimin daha iyi bir versiyonunu geliştirmek için çıktığım bu yolculukta, bana en çok faydayı sağlayan psikoloji okumalarıma Pete Walker’ın "Hayat Boyu İyileşme" (Complex PTSD: From Surviving to Thriving) kitabı ile devam ediyorum. Ayrıca herhangi bir sebepten terapiye gidemiyorum diyenler için de okuma listesinde mutlaka olması gereken bir kitap. Kaybolan Bağlar, Zor Bir Ailede Büyümek, Olgunlaşmamış Ebeveynlerin Açtığı Yaraları İyileştirmek, Vücudunuz Hayır Diyorsa ve İnsan Olmak gibi kitaplardan sonra bu eser, yapbozun eksik kalan kılavuz parçası gibi hissettirdi. Yazar okuyucuya; kendi içinde zaman zaman hissettiğin korku, utanç, bunalım, aşırı yalnızlık, eksik ve hatalı olduğuna dair düşüncelerin karışımının (yazar bu kokteyle "terk melanjı" diyor) sebebinin senin sorunlu olmanla değil, yaralı olmanla ilgili bir durum olduğunu söylüyor. Ve bu yaraların da doğduğun andan itibaren yaşadığın duygusal ihmal ve güvenlik eksikliğinden kaynaklandığını ifade ediyor. İhmal edilen, görünmeyen, yetişkin bir birey gibi saygı duyulmayan, olduğu gibi kabul edilip sevilmeyen çocukların; bunu kendi hataları gibi görüp yukarıda bahsettiğim terk melanjının yıkıcı etkilerinden sonra KTSSB (Karmaşık Travma Sonrası Stres Bozukluğu) yaşadığı ve duruma karşı geliştirdiği dört travma tipinden (4F) bahsediyor yazar. Bunlar: Savaş (Fight): Narsisizme yakın duran, insanları kontrol ederek güvende kalmaya çalışan tip. Çok sevilmek ve terk edilmemek için insanları kontrol eden, korkutan, sürekli eleştirip kendine bağlamaya çalışırken onları kaçıran; daha sonra da "Yine terk ediliyorum" diyerek kendini daha da fazla kaybeden yapı. Yazar, bu tipin çok ileri uçlarının sosyopat ve narsisist olabileceğini ve bazen tedavi edilmesinin
Duygu ve Düşünce
Hayat Boyu İyileşmePete Walker · Serenad Yayınları · 202232 okunma
Puan vermedi·304 syf.··
Beğendi
·
2025 24. kitabı
·
14 günde okudu
·
Okunma: 07 Aralık 2025 15:37
Ekolojik kitaplar peşimde. İlginç bir tesadüfle okuduğum son 5 kitabın 3’ü ekolojik roman. İlki eko-feminist bir eser olan Duvar, ikincisi bir iklim-kurgu örneği olan Gelecek Bakanlığı ve üçüncüsü ise Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde kitabı oldu. Doğa bana bir mesaj mı yolluyor diye düşünmedim değil :) Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri Üzerinde ise eko-gerilim türünde bir kitap. Yazarımız ekolojik bir farkındalık oluşturmak isterken, okuyucuyu işlenen seri cinayetlerle de hikayeye bağlamayı başarmış. Tabii kitap sadece bir "katil kim" hikayesi değil, aynı zamanda yazarımız İngiliz şair ve ressam William Blake’e de el sallamış bol bol. Hatta kitabın ismi bile onun şiirinden alınmış. "William Blake kim?" diye sorarsanız; yaşadığı dönemde düşünceleri ve eserlerinden dolayı "deli" diye yaftalanmış, dehası ve eserlerinin kıymeti ise öldükten sonra anlaşılmış bir sanatçı. Tıpkı Polonya’da, kendi ülkesinde fazla radikal, feminist ve aktivist olarak eleştirilen yazarımız Olga Tokarczuk ya da yaşadığı köyde kaçık bir yaşlı olarak görülen ve ciddiye alınmayan başkarakterimiz Janina Duszejko gibi… Kitabın konusu; Polonya’nın dağlık, soğuk bir köyünde yaşayan, aşırı bir hayvansever, doğa aktivisti ve astrolog olan yaşlı Janina Duszejko’nun hayatı ve köyde işlenen cinayetler üzerinden şekilleniyor. Başta da söylediğim gibi sadece bir "katil kim" romanı değil; aynı zamanda felsefi ve politik düşüncelerin kendini hissettirdiği, modern dünyanın ikiyüzlülüğüne karşı yazılmış, kanla imzalanmış bir manifesto. Kitapta Janina dışındaki tüm karakterlere isim yerine Janina’da uyandırdığı kişisel veya fiziksel özelliklerini belirten sıfatlar (Garip, Siyah Palto, Koca Ayak gibi) verilirken, hayvan isimlerinin de tıpkı özel isim gibi büyük harfle yazılması romanın dikkat çekici başka
Duygu ve Düşünce
Sür Pulluğunu Ölülerin Kemikleri ÜzerindeOlga Tokarczuk · Timaş Yayınları · 20203,058 okunma
Puan vermedi·208 syf.··
Beğendi
·
2025 20. kitabı
·
10 günde okudu
·
Okunma: 04 Ekim 2025 07:26
Roman, post-apokaliptik bir bilim kurgu örneği olarak görünse de daha ziyade varoluşsalcı monologların ağır bastığı bir metindi. Bilim kurgu severleri ters köşe yapabilir. Varoluşsal metinlerin fazlalığı okuma deneyimini zorlaştırsa da etkileyici finali ile güzel bir kitap okuduğumu hissettirdi. Kitap, arkadaşları ile birlikte gittiği dağ evinde bir sabah görünmez duvarlar tarafından hapsolmuş ve yalnız kalmış bir kadının doğada tek başına hayatta kalma mücadelesini anlatıyor. Kitabın önemli bir eser olmasına sebep olan özelliği ise ekofeminist bir okuma deneyimi sunması. Ekofeminizm; erkek egemen sistemin, kadını ve doğayı tahakkümü altına aldığını, onları kontrol edip sömürdüğünü ve tükettiğini varsayan bir düşünce akımı. Bu kitap da bu düşünce akımını destekleyen en önemli eserlerden birisi. Duvarın görünmez oluşu, kaynağının belli olmaması ve dünyanın geri kalanında ne olduğuna dair hiçbir ipucu verilmemesi aklımı oldukça kurcalayan detaylar olsa da; yazarın, okuru doğrudan karakterin yaşadığı içsel yolculuğa sokmak istediğini anladığımda rahatladım. Henry David Thoreau’nun Walden kitabına benzettim; orada da benzer bir olay yaşanıyordu. Duvar metaforik bir anlamda kullanılmış. Duvar, insanın görünmez sınırlarla çevrili varoluşunu temsil ediyor. Hepimizin önünde görünmez duvarlar var: Toplum, ölüm, yalnızlık gibi... Bu engelleri aşmak çok zor. Duvar, özellikle 1960’larda kadının toplum içindeki belirli rollerle sınırlanmasına da bir gönderme. Ayrıca kitap, yazarın kendi hayatından oldukça izler taşıyor. Yazar, çocukluğundan beri içine kapanık, yalnız bir hayat sürmüş. Kendini hep yalnız ve yalıtılmış hissettiğini pek çok kere ifade etmiş. Sık sık da depresif dönemler geçirmiş. Yine edebiyat dünyasında da uzun süre görünmez olmuş yazarımız; kendisi öldükten sonra
Edebiyat
DuvarMarlen Haushofer · Yapı Kredi Yayınları · 2023565 okunma