Hayatı boyunca sadeliği benimsemiş, gösterişten süsten daima kaçınmış, hatta bir bayram sabahı cicilerini giyip el öpmeye gelen sevgili oğlu Süleyman'ı "Anаna giyecek bir şey bırakmamışsın be oğlum!" diyerek azarlamış bir padişah olan Yavuz Sultan Selim, İstanbul'a girişinde tezahürat filân istemiyordu. Bunu vezirlerine de söylemişti; ancak İstanbul halkının günlerdir bu anı beklediğini, aylardır zafer şenlikleriyle gece gündüz şehrin çalkalandığını, kendisine tezahürat yapılmasını engelleyemeyeceklerini bildirdiler. Son derece sıkılan Yavuz Selim, biz bunca meşakkate, alkış uğruna katlanmadık. Halis niyetimiz, rızayı İlâhîdir." diyerek, bir gün sonra merasimle girmesi gereken şehre, gece vakti, yanına sadece birkaç kişi alarak girdi. Bir sandalla karşıya geçti ve gizlice saraya yerleşti.
Bugün her gittiği yerde tantanalı merasimlerle, âdeta "Mısır Fatihi" gibi karşılanan, daha doğrusu kendilerini karşılatanları ve alkışlatanları düşünüyoruz da, aradaki korkunç devlet adamlığı farkını görüyoruz...
Gerçekten alkışlanmayı hak edenlerin alkıştan kaçması ne kadar tabiî ise, alkışı hak edecek hiçbir şey yapmayanların da alkışa susaması ve koşması o kadar tabiîdir. Bir tarafta gerçek büyüklüğün engin tevazuu, diğer tarafta "büyük görünme hırsının sahte tantanası vardır.”