Nadir kemaloğlu

Nadir kemaloğlu
@nadkee
Öğrenen, öğreten.
Sınıf öğretmeni
Lisans
null
Erzurum
22 okur puanı
Kasım 2021 tarihinde katıldı
Ah, benim insanlarım, Yalanla besliyorlar sizi, Halbuki açsınız, Etle, ekmekle beslenmeye muhtaçsınız. Ve beyaz sofrada bir kere bile yemek yemeden doyasıya, Göçüp gidersiniz bu her dalı yemiş dolu dünyadan... Nazım HİKMET
Edebiyat
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Sen yağan karın romantik oluşundan, ben sokaktaki çocuğun üşüyen ayaklarından bahsederim. İkimiz de şair oluruz… Ali Şeriati
Duygu/Düşünce
Daha deniz görmemiş bir çoban çocuğuyum Kuzular söyler bana yılların geçtiğini.... Kemalettin Kamu.
Edebiyat
İnsanlar genellikle miras veya arazi anlaşmazlıkları yüzünden mahkemeye gittiklerini düşünürler. Ancak Suudi Arabistan'dan gelen bu gerçek hikaye tamamen farklı ve gerçekten yürekleri titretiyor. Hizam Al-Ghamdi adında yaşlı bir adam, kendi küçük kardeşine karşı mahkemede durmak zorunda kaldı ve para yüzünden kavga etmiyorlardı, bunun yerine her biri zayıf, yaşlı annelerine bakma sorumluluğunu üstlenmekte ısrar ediyordu. Hizam, her zaman yaptığı gibi annesine bakmaya devam etmek istediğini güçlü bir şekilde savundu ve onun hayatının ta kendisi olduğunu söyledi ancak küçük kardeşi, Hizam'ın zaten yaşlandığını ve huzura ihtiyacı olduğuna inanarak buna karşı çıktı. Mahkeme salonu, her iki kardeş de hakimin önünde annelerine bakma onuru için yalvarırken duygusal bir hal aldı. Ne karar vereceğinden emin olmayan hakim annelerini getirdi ve ondan bir seçim yapmasını istedi ve cevabı herkesi etkiledi - iki oğlunun da sol ve sağ gözü gibi olduğunu ve seçim yapamayacağını söyledi. Anne karar veremediği için hakim mantığa göre karar vermek zorunda kaldı. Mahkeme sonunda velayeti küçük kardeşine, yaşı küçük ve daha güçlü olduğu için verdi. Karar açıklandığında Hizam gözyaşlarına boğuldu ve atmosfer hüzünlendi. Korkudan veya öfkeden değil, değerli olanı "kaybettiğini" hissettiği için ağlıyordu. Annesinin kalan günlerinde ona hizmet etmeye devam etme fırsatı...
İnsana Dair
“Disiplin Artık Yasaklı Bir Kelime” Bir zamanlar “disiplin” kelimesi, öğretmenliğin omurgasıydı. Bugünse neredeyse suç gibi anılıyor. “Çocuğa bağırmayın, ceza vermeyin, sınır koymayın” deniyor. Peki, sınırın olmadığı yerde nasıl bir saygı doğar? Çocuk, nerede duracağını nasıl öğrenir? Eğitimde disiplin, korku değil, düzen demektir. Sınıfa zamanında girmenin, söz hakkı almadan konuşmamanın, başkasının hakkına saygı duymanın adıydı. Şimdi bu kavram, “baskıcı eğitim” bahanesiyle çöpe atıldı. Öğretmen sesini yükselttiğinde “psikolojik şiddet”le suçlanıyor, öğrenci uyarıldığında “özgüveni zedeleniyor” deniyor. Ama kimse sormuyor: Saygı sınırını aştığında, öğretmenin özgüveni ne oluyor? Eskiden “disiplinli okul” denince akla başarı gelirdi. Şimdi o okulların yerinde gürültü, ilgisizlik ve vurdumduymazlık var. Çünkü çocuklar artık otoriteyle değil, ekranla büyüyor. Kurallar değil, trendler yön veriyor hayatlarına. “Ne istiyorsan onu yap” kültürü, toplumsal ahlakın içini boşaltırken, öğretmen bir köşede sabırla sükût etmeyi öğreniyor. Oysa öğretmen; ne cellat, ne de seyirci olmalı. O, hem yol gösterici hem de rehberdir. Ama elinden “disiplin” alınan bir öğretmen, öğrenciyi yönlendiremez. Çünkü rehberlik, sınırla mümkündür. Sınır, sevginin düşmanı değildir; tam aksine, onu koruyan çittir. Bugün çocuklar özgürlük istiyor. Güzel. Ama özgürlük, sorumlulukla birlikte anlam kazanır. Disiplin, çocuğun ruhunu bastırmaz; bilakis onu biçimlendirir. Nasıl ki bir ağaç, budanmadığında çarpık büyürse, insan da rehbersiz kaldığında yönünü kaybeder. Toplumun en büyük yanılgısı şu: Disiplin, öğretmenin çocuğa uyguladığı bir şey değildir; birlikte yaşamanın gereğidir. Disiplini kaybetmek, sadece okulu değil, toplumu da kaybetmektir. Çünkü okullar, hayatın küçük birer provasından