Sarayı korumakla görevlendirilmiş İkinci Ordu'ya bağlı muhafız birliği, cephaneyı açarak silahları çıkarıp sarayı savunmaya hazırlanırken Padişah'ın ''Kapatın cephaneliği, tek bir kurşun atılmayacak. Ben müslüman kanı döktürmem,'' emri üzerine ihtilalcilere teslim olmuşlardı.
Bloknotun ilk sayfasına ''Hakan-ı Mahlu Abdülhamid'in anlattıkları'' yazmıştı. Sonra bu sayfayı yırtıp attı. Başka bir Bayer bloknotu alıp ilk sayfaya ''Abdülhamid-i Sani'nin sıhhat durumuna dair'' yazdı.
Üslubuna da dikkat etmesi gerekiyordu. Sonra bir ara ''Madem ki istibdaT devri sona erdi, niçin bu kadar endişe içindeyim?'' diye sordu kendi kendine. Hani hürriyet gelmişti, zalim alaşağı edilmişti? Evet, devir değişmişti değişmesine ama içinden bir ses ona bu yeni devirde daha da ihtiyatlı olmasını söylüyordu. Eski padişah muhalifleri olsa olsa sürgüne gönderiyordu ama yeniler doğrudan doğruya vuruyordu.
Doktor nefret ettiği adamın karşısında ezildigini hissetmeye başladı. Ömrü bütün dünyada siyasi tartışmayla geçmiş bir adamla bu konularda laf yaristiramayacagini anlamış, neredeyse Padişah'a hak verecek hale gelmişti, çünkü söyledikleri reddedilemeyecek tarihi gerceklerdi.
"Munevverlerin ağzını kapatmasaydiniz onlar halkı aydinlatabilirdi" dedi doktor.
"Hayır hayır," dedi eski padişah, "olmazdı. Bakın size bir şey anlatayım. Üniversite hocası, bir canlının havasız ne kadar dayanabileceğini hesaplamak için bir güvercini sandiga kapatmsiti. Bunun üzerine dini bahane eden alaylı askerler ayaklandı, adama saldırdılar. Canını zor kurtardık. İşte sana fen, işte sana ilim."
Bir yanlişlik yoktu, telgrafta Padişah ve ailesinin Alatini Köşkü'ne yerleştirildiği ve Tabip Yüzbaşı Atıf Hüseyin Bey'in, sabık Hakan'ın ve ailesinin sağlığından sorumlu olduğu yazılıydı. En büyük düşmanının sağlığı ona emanet edilmisti. Steteskopu çantaya koydu, hastaneden çıktı.