Hangi vatan bir çocuğun ziyan olup giden çocukluğundan daha kıymetli olabilirmiş, hangi millet tüm gençliğini, kadınlığını, bir dolabın içine kapatıp aylar, yıllar boyunca kahırla yaşayıp gık demeden ömrünü çürütmenin bedelini karşılayabilirmiş?
Öyle çok sevdim ki seni, bunu anlatmak için dilin bu kadar yetersiz kalıyor oluşu canımı sıkıyor. Sevginin basit dili, seni seviyorum'lar, sana âşığım'lar, seni çok özledim'ler, sensiz yaşayamam'lar sana duyduğum hissiyatı anlatmaya yaklaşamıyordu bile. Seni sevmek, gündelik hayatın bir parçası değil hayatımın kendisi oldu.
Sonra, dönerken, yine her Ankaralı gibi, İstanbul'da yaşamadığına sevinirdin. Güzeldi, büyüleyiciydi, her zerresinin ışıltılı bir hikâyesi, her köşesinin muhakkak bir mucizesi vardı. Ama gürültülü, kalabalık, hoyrat ve kirliydi. Yalnızca kafesin dışından seyredilmesi gereken bir vahşi hayvandı. Muhteşemdi ama çok tehlikeliydi. Kafesin içine girmeye değmezdi. Ankara'da, şehrin her yerine serpiştirilmiş üstgeçitlerin, toplu konutların ve kamu binalarının, geniş, yayvan ve iyi aydınlatılmış bulvarların, minibüse dolmuş, üstgeçide köprü, çamaşır suyuna ozon diyen bu insanların arasında evinde hisseder din kendini. Aralarına hemen hiç karışmasan da.