Sanırım herkesin, kendisiyle beraber birkaç maskesi de vardı. Soğukkanlı ve özensiz yaşam, herkesin maskesini ortaya çıkartırdı. O insanlardan bazıları, sürekli maskelerinden yalnızca birini kullanırdı. Bu da doğal olarak o maskenin lekelenmesine ve kırışmasına yol açardı.
Biz ölümün çocuklarıydık ve ölüm, bizleri yaşam denen aldatmacadan kurtarıyor, yaşamın kalbinden söküp alıyordu. Bize seslenen ve kendi yanına çağıran şey ölümün ta kendisidir.
Bu dünyanın benim için uygun olmadığını düşünüyordum. Bu dünya ahlaksız, küstah, sefil, açgözlü ve katı kalpli bir grup adam içindi. Uygun kişiler için yaratılmıştı. Yeryüzündeki ve gökyüzündeki güçlülerden, kasap dükkânının önündeki aç bir köpek gibi korkuyorlardı. Bir parça et için titriyor, dileniyor ve emekliyorlardı. O yüzden yeniden yaşama fikri beni korkutuyor ve yoruyordu.
Bunlar bir yana, hiçbir zaman ne caminin, ne ezan sesinin, ne abdestin, ne ah vah etmenin ne de mutlak iradeye sahip yüce varlığın karşısında eğilip bükülmenin benim üzerimde etkisi oldu. Zaten onunla konuşabilmek için de Arapça bilmek gerekliydi...