Tarihin, dinin bu denli yaşanır biçimde taşa bürünerek şehre dönüştüğü mekâna rastlamak yeryüzünde sanırım mümkün değil. İnsanoğlunun ilâhî dinlerle at başı giden varoluş kaygısı, sanki burada taşa, toprağa bürünerek karşınıza çıkıyor.
Batılı mantalite yüzyılların damıtarak oluşturduğu bir arada yaşama tecrübesini anlama yeteneğinden hâlâ yoksun görünüyor. Demokrasi ile "etnocrasy" nin karışıladığı yerde tarihi tecrübenin anlaşılması hiç de mümkün değil...
Sûfî Zünnûn-ı Mısrî (ö. 860) şöyle der: "Allahım, ben hiçbir hayvanın sesini, ağaçlardaki yaprakların hışırtısını, kuşların şakıyışını, gölgenin sevgiyle çağrısını, rüzgârın uğultusunu veya gök gürültüsünü görüp işitmeyeyim ki onlar Sana, Senin Birliğine şahitlik etmesin!"