Yani dünyada şu mü'min, kısmen kusuratından cezasını gördüğü için dünya onun hakkında bir dâr-ı cezadır. Dünya, onların saadetli âhiretlerine nisbeten bir zindan ve cehennemdir.
Ve kâfirler madem cehennemden çıkmayacaklar. Hasenatlarının mükâfatlarını kısmen dünyada gördükleri ve büyük seyyiatları tehir edildiği cihetle, onların âhiretine nisbeten dünya, cennetleridir.
Yoksa mü'min bu dünyada dahi kâfirden manen ve hakikat nokta-i nazarında çok ziyade mesuddur. Âdeta mü'minin imanı, mü'minin ruhunda bir cennet-i maneviye hükmüne geçiyor; kâfirin küfrü, kâfirin mahiyetinde manevî bir cehennemi ateşlendiriyor.
Ne vakit nefsimi kurtarmak, yalnız âhiretimi düşünmek fikri bana galebe etti, hizmet-i Kur'aniyede muvakkat fütur geldi, aks-i maksadımla tokat yedim. Yani bir menfadan diğerine (Isparta'ya) gönderildim.
Nefsini ittiham eden kusurunu görür.Kusurunu itiraf eden istiğfar eder.İstiğfar eden istiaze eder.İstiaze eden şeytanın şerrinden kurtulur.Kusurunu görmemek o kusurdan daha büyük bir kusurdur.Ve kusurunu itiraf etmemek büyük noksanlıktır.Ve kusurunu görse o kusur kusurluktan çıkar, itiraf etse afva müstahak olur.
Bu zamanda Ehl-i İslâmın en mühim tehlikesi, fen ve felsefeden gelen bir dalaletle Kalblerin bozulması ve İmanın zedelenmesidir. Bunun çare-i yegânesi: Nurdur, Nur göstermektir ki, Kalbler ıslah olsun, İmanlar kurtulsun. Eğer siyaset topuzuyla hareket edilse, galebe çalınsa, o kâfirler münafık derecesine iner. Münafık, kâfirden daha fenadır.
"Bâki-i Hakiki yalnız sensin. Mâsiva fânidir. Fâni olan elbette bâki bir muhabbete ve ezelî ve ebedî bir aşka ve ebed için yaratılan bir kalbin alâkasına medar olamaz."