(582) Ammâr b. Yâsir radiyallahu anh'dan rivayet edildiğine göre; Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem şöyle buyurdu:
“Allah Teâlâ benim kabrime bütün mahlûkatın seslerini duyacak bir melek görevlendirdi. (O melek) Kıyamete kadar bana salâvat getiren kimseyi, kendisinin ve babasının adını anarak ‘falan oğlu falan sana salâvat getirdi’ diyerek bana bildirir.”
Mü’mince bir zariflik, karşıdaki kişinin dert ölçeğine kendi terazimizle bakmamayı gerektirir. Gazze’deki kardeşlerimizin imtihanı elbette kâinatın en ağır yüklerinden biridir; fakat bu gerçeği, acı çeken birine susturucu bir mermi gibi kullanmak, hem o acıya hem de Gazze’deki imtihana hürmetsizliktir. Çünkü acı, paylaşıldıkça azalır. Bizler dert sahiplerine sabır tavsiye ederken, bu tavsiyeyi bir “başından savma” cümlesi olarak değil, bir “yükü omuzlama” faaliyeti olarak sunmalıyız. “Hakkı ve sabrı tavsiye etmek”, ancak dertlinin elinden tutup o sabır makamına kadar ona eşlik etmekle yerini bulur.
Tasavvufî neşvede dert, Allâh’ın kuluna gönderdiği bir misafirdir ve misafire hürmet, onun yükünü paylaşmakla başlar. İlk adım, acıyı dindirmek, eli tutmak ve o anki feryâdı “isyan” olarak yaftalamadan dinlemektir. Bizler, mâneviyâtı bir “susturma aracı” olarak kullandığımızda, karşıdakinin teslîmiyetini pekiştirmiyoruz, sadece bize olan güvenini ve samimiyetle açılmasını yok ediyoruz. Oysa gerçek derttaşlık, kestirmeden “Teslim ol!” demekten ziyâde, o kişinin elinden tutup derdine çare aramak, ardından boyumuzu aşan hususlarda teslîmiyet bahçesine giden yolları beraber yürümektir. Bu ise ancak karşımızdakinin acısını, o anki hâliyle “biricik” ve “kıymetli” kabul etmekle mümkündür.