Burada okuyacaklarınız, çalakalem ve giderek baştansavma, yer yer irticalen, hasılıkelam, plansız yapılmış bir incelemedir. 40 yaşındayım. Planlı bir hayatım hiç olmadı. Tasavvuf erbabının bu zihniyetinden tiksinsem de, onların dediği gibi, zuhurata tabi olarak yaşadım. Pişman değilim. Akademik bir disipline sahip olsaydım, mesela İngiliz bir akademisyenin dediği gibi, haftada dört roman okuyup bitirseydim, şimdiye profesör değil, haşa Peygamber, Tanrı bile olmuştum. Tövbe estağfurullah... Yıllardan beri, nesir sevmediğimi, nâzm (şiir) sevdiğimi söylüyorum. Tabii ki bunu benden başka kimse bilmiyor. Son günlerde şiir okumuyor/yazmıyor; nesir okuyorum. Roman yani... Ben de kendime hayret ediyorum. Zaten çok okuyan bir tip değilim. En sonunda, Saatleri Ayarlama Enstitüsü'nü okudum. Yani başlayıp da bitirdiğim, müellifi Türk olan ilk Türk romanı. (Başlayıp da zorlaya zorlaya da olsa nihayete erdirebildiğim ilk ve hâlâ yegâne yabancı roman da George Orwell'in 1984'üdür. Bu kitaptan sonra başka yabancı bir roman oku(ya)madım/okuyamıyorum... Artık gitmediğim doktorum da bana "çok geç kalmışsın bu kitabı okumak için" demişti de çok sinir olmuştum. Halbuki hiçbir şey için geç değildir. Bize, okuma alışkanlığı kazandıramayan eğitim ve öğretim sistemine yuh olsun, suç benim değil!) Yoksa okumaya yeltenip de devamını getiremediğim bir çok kitap oldu ama unuttum şimdi onların isimlerini... Hah, aklıma geldi bir tanesi. Mesela Halid Ziya'nın Kırık Hayatlar romanına başladım, birkaç sayfadan sonra bıraktım. Gâvurlardan da Dostoyevski'nin Suç ve Ceza'sını, Ray Bradbury'nin Fahrenheit 451'ini elime aldığım gibi bıraktım... Bu iki eseri bırakma sebebim, elbette zor eserler olmalarından maada, çevirilerinin berbat olmalarıydı. Sen nesirden anlamıyorsun, ne bileceksin çevirinin kötü