Tarih’in öznesi olan işçi sınıfı, birliğini tek
bir devinim içinde gerçekleştirmediği ve tarihsel rolünün bilincine varamadığı sürece, insanların yaptıkları şey kendilerinden uzaklaşmak durumundadır.
Ancak, Tarih benden uzaklaşıyorsa, bu, onu yapmadığımdan ötürü değil sözkonusu tarihi başkası da yaptığı içindir.
Marx’cı biçimcilik, bir süzüp eleme tasarısı olmaktadır. Yöntemi: ayrımlılaşmayı, esnek olmayan bir biçimde yadsıması açısından, terörle özdeştir, ereği ise en aza inmiş bir çabayla tümel bir özümleme elde etmektir. Böyle olunca, ereklenen şey, ayrımlaşmış ve kendisine hâlâ görece bir özerklik tanınan şeyi, bütüne katmak değil, onu daha çok ortadan kaldırmaktır: özdeşleştirmeye doğru yönelen sürekli devinim, böylelikle, bürokrat kişinin her şeyi bir kalıba sokma eğilimini yansıtmaktadır. Özgül belirlenimler, insanların gerçek yaşamda uyandırdıkları kuşkuyu, kuramda uyandırmaktadırlar. Marx’cıların çoğunluğu için, düşünmek: bütünlemeyi ileri sürmek ve bu aynı kaçamaklı yolla da, tikel olanın yerine evrensel olanı koymak demektir, bizi somuta götürdüğünü ileri sürerken, temel ama soyut kalan belirlenimler sunmak demektir.
Özgürlüğün egemenliği, gerçekte, ancak zorunluluğun ve dışsal erekliliğin zorladığı çalışma bitince başlamış olacaktır, bu nedenle sözkonusu egemenlik, maddesel üretim alanının ötesinde bulunmaktadır. Yaşamın yeniden üretiminin ötesinde herkes için, gerçek bir özgürlük parçası varolur olmaz, Marx'çılık devrini kapayacak ve yerini bir özgürlük felsefesine bırakacaktır. Ancak, bu özgürlüğü ve bu felsefeyi düşünmemize olanak sağlayacak, hiç bir araca, hiç bir düşünsel aygıta ve hiç bir somut deneyime iye değiliz.
Marx, olguların hiç bir zaman yalıtılmış görünüşler olmadığına, eğer bu olgular bir arada oluşuyorlarsa, bunun her zaman
bir bütünün daha üstün birliğini sağlamak için olduğuna, aralarında içselbağlantılarla bağlı olduklarına, birinin varlığının ötekini temelden değiştirdiğine inanıyordu. Bu nedenle Marx, 1848 Şubat devrimine
ya da Louis-Napoléon Bonaparte'ın devlet darbesi olaylarına, bileşimci bir kavrayışla yaklaştı. Bu olaylarda, üretilmiş ama aynı zamanda içsel çelişkilerle parçalanmış bütünlükler gördü.