Ne kadar garip diye düşündü, insan tek başınayken cansız nesnelere yöneliyor; ağaçlara, sulara, çiçeklere; onların kendisini ifade ettiğini, kendisiyle bütünleştiklerini hissediyor; kendisini tanıdıklarını, bir anlamda kendisiyle bir olduklarını hissediyor; onlara karşı; sanki kendine hisseder gibi böyle akıldışı şefkat hissediyor.
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯
Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
İnsan kendisi olarak asla durup dinlenemiyordu, sadece bu karanlık yarık haline gelirse oluyordu bu. İnsan kişiliğinden kurtulunca, endişeden, aceleden, hareketten de kurtuluyordu ve bu huzurda, bu dinlenmede, bu sonsuzlukta her şey birleştiğinde hep hayata karşı kazanılmış bir zafer nidası dilinin ucuna kadar geliyordu...
gariptir ki, hayat dediği bu şeyin korkunç, düşmanca ve eğer kendisine fırsat verilirse insanın kafasına vurmaya hazır bir şey olduğunu hissettiğini itiraf etmeliydi.
Sadece havaya dokunulamayan ve tadı alınamayan bir tatlılık ve keskinlik yayan kubbe biçimli kovanın etrafından ayrılmayan bir arı gibi belki; insan da, dünyadaki bütün ülkelerin üzerini kaplayan o geniş havada tek başına uçtuktan sonra, kıpır kıpır uçup vızıldayarak kovanlara dadanan arılar gibiydi, bu kovanlar da insanlardı.
Arzuladığı şey bilgi değil bir olmaktı, tabletlerdeki yazıları değil, insanın bildiği hiçbir dilde yazılamayacak bir şeyi, onunla birleşmeyi istiyordu, ki bu da bilgidir diye düşünmüştü...