Başına felaket geldikten sonra üzülmeye dertli olmak denmez zaten, böyle ince ve sürekli bir sızı duymaktır dertli olmak, başkasının aldırmayacağı şeye küsmektir, kaburgası kalın 33 kaburgalı olmamaktır.
Sanki hayat önlerinden bütün sıradanlığı ile kayar gibi geçiyordu da o geçerken insan kendinin de geçmesine aldırmıyor, hatta hadi ben de artık geçeyim diyordu. Dert, sanki bir manzarayı ve hayat parçasını, başkasının resmini geçmiyor, sabit ve daim zannetmekti.
Azıcık ile yaşıyor o azıcık kesilince de arada büyük fark olmaksızın ölüyordu. Kalbine derin bir sızı isabet etti. Yaşamaya değil de ölmemeye bir şiddet, ölmenin böyle olmamasına şiddetli bir tutku duydu.
İnsan hep zaten bildiklerini duymak isteyerek, bildiği şarkı türkü söylenildiğinde sevinerek, öğrendiğini nasıl öğrendiğine bile hayret ettiriyordu. Sanki hepi topu beş-altı çantası heybesi varmış da duyacağı her şey yeni bir yükmüş gibi sıkılmasına sebep oluyordu.