Çim adam kimdir?
“O adam benim.” der üniversiteli genç.
Okurken pek çok kez yasaklı bir bahçeye adım atmışım gibi tedirgin, gözümün ucuna basa basa, bu sayfalarda gezindiğimi kimseler duymasın diye nefesimi tuta tuta okusam da, bu genç adam kartlarını açık oynuyor, olduğu gibi, kucağına defterini bırakıp gidiyor, anı günlük adı her neyse.. en mahrem duygularını yazmıyormuş gibi rahat. Sebebini çok düşündüm. Bence evvela şair oluşundan bu rahatlığı çünkü şiir kabına sığmaz, yazanı görmez, sonunu düşünmez.. dizildi mi inci gibi hangi gerdana takılsa ışıldar, aşk gibi. Bu sebeple aşikar olmuş olmamış tabiatında bu tedirginliğe yer yoktur, en nihayetinde aşk bilinmek ister.
Kitabı kapayınca tekrar açıp tarihlere baktım, Şubat 2002’den bir sonraki yılın Haziranına kadar geçen bir buçuk yıl Bülent’in ağzından anlatılmış, otobiyografik bir roman. Şiirleri, yazıları, aşkları, arkadaşlıkları, telaşları, heyecanları, hayal kırıklıkları, hepsi pek tabi hepsi sıradan. Fakat anlatılanlardan çok aktarılış biçimi çok başarılı, belli ki taşmaya meyilli bir kalemin ürünü, belli ki daha ne yazsa okunur.
Meriç’e kızdım ama en çok da onda buldum kendimi, bir miktar hatıra, acı ve gözyaşı ile kendi gerçekliğim karşıladı beni. Çocukluğum, gençliğim.. Bu sebeple Bülent de pek tanıdık bana. Bakışlarını onlarca insanın içinden tanırım böylesinin, ah ne güzel sever o ve ne güzel sevilmez umduğu gibi. Ya hep daha kötüsü ya da düşündüğünden de iyisi.
“…neye benzer benden sonra
mutluluk
boğaz gezintisinde
bir vapura yanaşan
kıskançlık
olabilir mi ömür boyu
her olaya tanık
duvara astığım ayna
nasıl susar
benden sonra aksine kanıp”