"Evet," diyor, "bunlar da vardı bir zamanlar, güçlü ve etkileyici bir şekilde kaleme alınan yaşamlar, bir zamanların daha az bağımsız gibi görünen yıllarında işte böyle güçlü bir şekilde yaşamak da mümkündü."
Eşyalara bakıyor. Birini eline alıyor, onu nasıl kullanmaya başladığını düşünüyor. Eşyanın biçimini nasıl sevdiği aklına geliyor. Hiç yoktan yaşamına nasıl girdiğini, zaman ve mekândaki yerini, hayatındaki önemini, anlamını düşünüyor. "Ne yazık," diyor, "artık işi bitti, geçmişe ait."
Saatlerce, haftalarca hiçbir şey yapmadan bekliyor da bekliyor. Yaşamı sürdürdüğü çerçeve içinde geçmişte de zaman zaman kapıldığı, baş dönmesine benzeyen hisse kapılıyor, sanki artık yaşamayan ancak doğanın ataleti nedeniyle dağılıp parçalara da ayrılmayan nesnelerin ortasında kalmış ve ebediyen de bu ortama mahkum edilmiş.
Birbirimize dair o kadar az şey biliyoruz ki, yani insanların bu tuhaf dünyasında, birbirimize karşı hissettiğimiz nedensiz kaygılar, endişeler, acılı ve bencil önyargılar nedeniyle bizi birbirimize bağlayan sırrı çözebilmemiz neredeyse olanaksız.