Roman, idealize edilmiş bir sadık dost arayışıyla başlar. Beyefendi ve eşi, hayatlarını tamamlayacak, onlara itaat edecek ve huzur verecek kusursuz bir köpek hayal ederler. Ancak Csutora eve geldiğinde, bu romantik beklentileri paramparça eder. O, kimsenin kalıbına girmeyen, kendi kuralları ve sarsılmaz bir kişiliği olan şahsiyetli bir varlıktır.
Marai, Csutora'nın hikâyesini anlatırken aslında şu soruları sorar:
Bir canlıyı gerçekten olduğu gibi mi seviyoruz, yoksa bize sağladığı konfor ve itaat için mi?
İnsan, doğası gereği hükmetmeye ne kadar meyillidir?
Özgürlük ve aidiyet arasındaki o ince çizgi nerede başlar?
Kitabın en önemli yanı, rollerin nasıl değiştiğini göstermesidir. Beyefendi, köpeğin sahibi olduğunu sanırken, zamanla Csutora'nın sarsılmaz karakteri karşısında kendi zayıflıklarıyla yüzleşir. Köpek, evin düzenini ve sahiplerinin iç dünyasını adeta yeniden yapılandırır.
Özetle bu kitap, bir köpeğin maceralarından ziyade, insanın kendi içindeki o bitmek bilmeyen anlaşılma ve yönetme arzusunun bir trajikomedisidir. Csutora, uzlaşmaz tavrıyla Beyefendi'ye ve bize şu dersi verir:
Gerçek bir şahsiyet, sevilmek uğruna kendinden ödün vermez.