Kitap hakkında okuduğum yorumlarda sıkça “trajikomik” tanımıyla karşılaştım. Sonradan fark ettim ki burada trajikomik olan şey, köpek ya da yaşananlar değil; anlatıcının kendisini hâlâ ölçülü, adil ve tutarlı biri olarak görme çabası. Bu da gülümsetmekten çok düşündüren bir etki yaratıyor.
Kitaba başlamadan önce, önsöz ve kapaktaki ifadeler nedeniyle dünyayı bir köpeğin gözünden algılayacağımı düşünmüştüm. Ancak metin ilerledikçe bunun böyle olmadığını gördüm. Bu kitap, bir hayvan bilincini anlatmıyor. Daha çok, insanın hayvanı ne ölçüde anlayabildiği ve ne noktada anlayamadığıyla ilgili. Köpeğin dünyasına tam olarak giremeyişimiz, bir eksiklikten çok insanın doğal sınırını gösteriyor. Yazar, bu sınırı aşmaya çalışmak yerine, onu olduğu gibi kabul ediyor.
Buna rağmen kitap, suçluluk ve öfke gibi duyguların yalnızca insana ait olmadığını, özellikle sonlara doğru kısa ama etkili anlarla çok iyi hissettiriyor. Bu bölümler, metnin benim için en güçlü anlarıydı.
Kitapta beni en çok düşündüren noktalardan biri, neredeyse yüz yıl önce yazılmış olmasına rağmen bugüne bu kadar yakın hissettirmesiydi. Noel heyecanı, özel günlerdeki aramalar, hediyeleşme ritüelleri ve bunlara yüklenen anlamlar sanki bu yıl yazılmış gibiydi. Bu da bana, insanın mutluluklarının, korkularının, özlemlerinin ve sıkıntılarının zamanla pek değişmediğini düşündürdü. Ancak bu farkındalık bende huzurdan çok bir “sıkışmışlık” hissi yarattı. Yazar bu sürekliliği daha sakin ve kabullenici bir yerden ele alırken, ben bugünden bakınca bunu biraz bunaltıcı buldum.
Evcilleştirme meselesi ise kitapta yazarla en çok ayrıldığım nokta oldu. Anlatıcı Csutora’ya saygı duyduğunu söylüyor ama bu saygı hiçbir zaman eşit bir ilişkiye dönüşmüyor. Onu anlama, davranışlarını yorumlama ve sonunda terk etme hakkını kendinde