İnsan başkalarının kendisini umursamadıkları, gerçekten umursamadıkları duygusuna yıllarca katlanmak zorunda kalır; sonra bir gün, gittikçe artan bir korkuyla asıl umursamayanın Tanrı olduğunu anlar; yalnızca umursamadığını değil şu ya da bu yolu seçmesine hiç aldırmadığını.
Mutsuz olduğunu biliyordum, ama zaten olmasaydı bile, ister istemez kendine bir mutsuzluk kaynağı bulacaktı. Bugün bütün sanatçılardan kendilerine modaya uygun bir mutsuzluk bulmaları bekleniyor. Üstelik bir Anglo-Sakson olarak, onda zaten gözü sulu bir kendine acıma ve korkaklık eğilimi vardı.
Adı kendisinin önüne dikilmiş bir mezar taşı gibidir. Şimdi insanın aklına şu ürkütücü düşünce geliyor: Ya o taşın ardında görülecek biri kalmadıysa? Peki öyleyse o kim?
...gaz lambasının ışık gölünde.
...sayfa kıyısında.
...her akşam evinin yıkılacak gibi sallanan tahta balkonunda oturur, onun yumuşak, örümcek ağlı sesini dinlerdim.
Ama hastalık da orada hazır bekliyordu, ona yolu aydınlatacak sabırlı ve acımasız kılavuz gibi.