Şuna bir açıklık getirmek istiyorum; Hüzünlü şeyler paylaşmamız hüzünlü olduğumuz anlamına gelmez. Paylaştıklarımızı yaşamışız anlamına da gelmez. Edebiyatı çok geniş bir ülkeyiz. Şairlerimiz, sanatçılarımız derinliği çok yüksek eserler ortaya çıkarmış; bunları neden paylaşmayayım? Sonuç olarak gayet mutlu ve neşeliyim :)) Teşekkürler
ameliyathanenin sinsi krizi (MH)
ameliyathane dersime çalışırken az sayfalı slaytı var okuyup geçerim dediğim hem merakımdan hemde karmaşık olmasından dolayı saatlerimi verdiğim bu yoğun emeğimden dolayı konuyu unutmamak ,belki meraklısı olan okurlar için de geçerli, buraya kaydetmek istedim. buna bi tık ağırlık vermiştim anlamıyorum diye sonra çok mu çalıştım acaba bi an sormaz diye geçti aklımdan da sınavda şükürler olsun en çok bu konudan sormuştu hocamız. malign hipertermi, genel anestezi sırasında veya sonrasında ortaya çıkabilen, genetik geçişli ve hayatı tehdit eden bir durumdur. ilk kez 1960'da Avustralya'da, bir gencin ailesinden 10 kişinin anestezi sırası ve sonrasında hipertermi sonucu ölmesi üzerine tanımlanmıştır uçucu anestezik ajan (Örn:Halothane, Enflurane, İsoflurane, Desflurane, Sevoflurane) ve kas gevşetişi olarak kullanılan suksamethonium indüksiyonundan sonra, kas dokusunda gelişen akut hipermetabolik bir durumla karakterize nadir bir farmakogenetik hastalıktır. uyaran ortadan kalktığında bile geriye dönüşümsüz bir ilerleme gösterebildiği için MALİGN (kötü huylu) olarak adlandırılmıştır. ölümcül bir anestezi komplikasyonudur bazı kişilerde belirli anestezi ilaçları kas hücrelerinin normal çalışmasını bozar (gizli sarkoplazmik retikulumun üzerinde bulunan kalsiyum salınımında rol alan ryr1 dediğimiz kodun çılgınlar gibi ca salmasından dolayı meydana gelir.) kasların içindeki kalsiyum kontrolsüz şekilde salınır ve kaslar sürekli kasılmaya başlar. kaslar durmadan çalıştığı için vücut çok fazla oksijen tüketir, fazla karbondioksit üretir ve aşırı miktarda ısı ortaya çıkar.(bu yanan sobaya her defasında odun atmaya benzer soba vücutsa odun onun oksijen ve enerji tüketimi olur, her odun atıldığında ateş harlanır dumanı çıkar (şiddetli karbondioksit patlaması) ve sobanın zarar
Sağlık
Reklam
Neden şiir yazarız? Sadece yazarının anlayabildiği şiirler vardır. Bir şairin, yazdığı şiirin kitleler tarafından sevilerek okunduğunu duyduğunda üzüldüğünü öğrendiğimde bunu garipsemiştim. Yazarların çok okunabilmek için gayret sarf ettiği bir ortamda, bu şair neden böyle davranmıştı? Sonunda anladım ki; ona göre çok kıymetli şeylerin değerini bilen insan sayısı, o kıymetin değeriyle ters orantılıdır. Bir malın çok alıcısı varsa, o artık bit pazarına düşmüştür. Şair bir noktada haksız da sayılmaz. Türkiye’de herkes şiir yazar ama çok az insan şiir okur. Edebiyatla çok fazla alakadar olmayan insanların bile şiir yazma dürtüsü nereden geliyor? Neden bazı şiirler çok seviliyor da bazıları hiç fark edilmiyor? İşte naçizane cevaplar… Bu durumu birkaç şekilde değerlendirmekte fayda var. Şöyle ki: İnsan sadece beyinden ibaret değildir, insanın ruhu çok daha güçlüdür. Bir et parçası ve depolama alanı olan beyin, ruhtan gelen ilhamları anlamaya ve yorumlamaya çalışır. İnsanlar ilim seviyesi olarak birbirinden farklı oldukları gibi, ruh bakımından da farklıdırlar. Beyin ve ruh kıyaslaması yaptığımızda; ilim bakımından en düşük seviyedeki bir insanın beyni ile ruhu arasındaki bilgi farkı, iki yaşındaki bir çocuk ile İmam-ı Gazali arasındaki fark kadar açıktır. Üstüne üstlük ruhun, süratli ve devamlı bilgi merkezlerine bağlantısı vardır. Bu durumu sadece “bilgi” olarak da algılamamak lazım; hafıza, mukayese, kavrayış ve bilginin kullanımıyla alakalı yüzlerce türevi de düşünmek gerekir. Bu ışıkta bedenin hissettikleri, beyin aracılığıyla ruha aktarılır. Ruh bu bilgiyi alıp işler ve beyne tekrar geri yollar. Ruhtan geri gelen bilgi, beynin normal sınırlarla anlayamayacağı düzeyde olduğunda ise ortaya “şiir” çıkar. Aslında ruhun gönderdiği yoğun bilgi karşısında insan beyni,
Duygu ve Düşünce
Zaman sözüm sana !!!!
Ne kadar öylece durduk bilmiyorum .Madem öylece duracaktı neden gitmiyordu ki? "Git!" Dememiştim gerçi ,diyememiştim.Hem gitsin hem de kalsın istiyordum ....
Alıntı
“aslında hayat gökyüzünden düşen bir yağmur gibidir; sen toprağı istediğin kadar çapala, gece gündüz emek ver, yağmur canı nereye isterse oraya düşer. ve senin yapabileceğin tek şey, o bulutları zorlamak değil, payına düşen kuraklığı ya da bereketi göğüslemeyi öğrenmektir.” sanki hayat, her doğrunun bir ödülü, her yanlışın bir cezası olan adil bir laboratuvarmış gibi büyütüldük. içten içe bir yerde her şeyin görünmeyen bir hesap defteri olduğuna inandık. bir yere ne kadar emek verirsek oradan o kadar iyi bir sonuç çıkacaktı. ne kadar fedakarlık yaparsak o kadar karşılık alacaktık. ne kadar kendimizden kısarsak o kadar yaklaşacaktık istediğimiz şeye. sanki hayat, içine doğru malzemeleri kattığımızda aynı sonucu veren bir tarif gibi büyütüldük. çocukken bunun adı çalışkanlıktı. büyüdükçe disiplin oldu. sonra özveri oldu. sonra “kendinin en iyi versiyonu” oldu. ama bir türlü o ideal tarife ulaşamadık. hayatta bazen tüm varlığını ortaya koyarsın, ruhunu o masada bırakırsın ama masadan kalkarken elinde hiçbir şey kalmaz. … çünkü suçun bizde olduğuna inanmak, hayatın bazen tamamen kadersel ve kontrol edilemez olduğunu kabul etmekten daha kolay geliyor. kontrolün bizde olmadığını, ne yaparsak yapalım bazı kapıların asla açılmayacağını, bazı kapıların ise biz sadece önünden geçerken kendiliğinden ardına kadar açılacağını görmek içimizi eritiyor. her adımı hesaplanmış, her dakikası planlanmış o yarış atı hayatlarımızın ortasında, bazen sadece durup nefes almak ve o görünmez iplerin elimizde olmadığını teslim etmek gerekiyor. kendimizi bitirdiğimiz, hırslarımızın altında ezildiğimiz o kör noktada fark ediyoruz ki hayat bizim irademize her zaman biat etmiyor. bazen en çok isteyen değil, en az umursayan kazanıyor ve bu gerçeğin karşısında ne bir formül ne de bir teselli işe
Substack
“Tanrım neden beni terkettin. “ Hz. İsa
Reklam
Reklam