Bir kitabı okurken geçen iki saatin, ömrümün birçok senelerinden daha dolu, daha ehemmiyetli olduğunu fark edince, insan hayatının ürkütücü hiçliğini düşünür ve yeis içinde kalırdım.
Stepan Arkadyeviç kendiliğinden bir düşünce edinmez, bir görüş seçmez, bağlandığı düşünceler de görüşler de tıpkı çoğunluğun giydiği şapkanın, giysinin biçimi gibi kendiliklerinden gelirdi ona.
Aleksey Aleksandroviç'e, çocuğa Anna'dan söz etmeyeceğine söz vermişti; ama tutamadı kendini, ansızın:
— Anneni anımsıyor musun? diye sordu.
Seryoja, çabuk çabuk konuşarak:
— Hayır, anımsamıyorum, dedi.
Yüzü kıpkırmızı oldu. Başını önüne eğdi. Dayısı tek bir sözcük daha alamadı ağzından.
Slav öğretmen yarım saat sonra merdivende buldu öğrencisini. Öfkeli mi, yoksa ağlıyor mu, uzun süre anlayamadı.
— Bir yeriniz incindi galiba, dedi. Ne zaman düştünüz? Bunun tehlikeli bir oyun olduğunu söylemiştim size. Okul müdürünüze bildirmeliyim durumu.
— Bir yerimi incitseydim kimsenin haberi olmazdı bundan. Kuşkunuz olmasın.
— Peki, neden öyleyse?
— Rahat bırakın beni! Anımsıyorum ya da anımsamıyorum... Ona ne bundan? Niçin anımsayacakmışım? Rahat bırakın beni!
"Rahat bırakın beni!" diye öğretmenine değil, bütün dünyaya söylüyordu.