Bir şecereye ve aile geleneğine sahip olmamanın harika bir şey olduğunu düşündüm. Hem Tanrı’nın da bir soyağacı yoktu. Nereden geldiği belli değildi, anne ve babasını tanımıyordu, kendi ayakları üzerinde duran bir adamın bütün erdemlerine ve kusurlarına sahipti. Tanrı bana benziyor olmalı, diye düşündüm; kolay güvenen, içi dışı bir, kendinden asla memnun olmayan, hiç susmayan, her zaman sevgiyi kovalayan. Evet, Tanrı böyle biri olmalıydı mutlaka.
Sanki herkesin ruhunda her şeyin başka bir şeye dönüşmesi gerektiği yazılıydı, sanki insanoğlu, sadece gelip geçici bir hayvan olduğunu bildiği için acele ediyordu.
Göründüğü kadarıyla insanlar, onlara bağışladığım yeteneklerin bende en yüksek derecede mevcut olduğuna inandırmışlardı kendilerini; halbuki ben, kim olduğumu ve neden bu kadar yakışıksız işler yaptığımı bana açıklayacak zekâya kavuşmalarını bekliyordum.
Beklediğim yardımı alamadım ve güçlükler içinde sürüklenip gittim, kendim ve başkaları beni görebilsin diye insan suretine girmeye zorlanarak.
Gerçekte ne melekler, ne de çifte çifte Tanrılar vardı. Bir tek ben vardım, sayısız hata yapabilen ben ama bu gerçeği insanların kafasına sokmakta zorlanıyordum.