Onları bu amaçla yaratmıştım, dünyayı saran kötülüğe çare olsunlar diye; ama bu kötülüğe -insanların inanmakta inat ettiği gibi- insanoğlu neden olmamıştı. Kötülük dünyanın kusurlu oluşundan kaynaklanıyordu, benim kendi beceriksizliğimden. Uzun zamandır biliyordum bunu.
Onlara yardım etmenin bir yolunu bulmaktan ümidi kestim ve anlaşılmaz eserimin bir köşesine geçip oturdum. Dünya bin göz olmuş da bana bakıyormuş gibi geldi, sanki beni çözmeye çalışır gibi. “Öyle bakıp durma bana!” diye bağırdım bir sincaba. Sincap bir ağaca tırmanarak gözden kayboldu. Geri gelmesini bekledim ama gelmedi. Kuşlar her zamanki gibi havada dönüp duruyor, yakındaki çayırdan bir yaban sığırı sürüsü geçiyordu. “Tanrı pişman!” diye haykırdım, gök gürültüsü gibi patlayan bir sesle.
Yunanlar zekâ ve neşeyle ışıldıyorlardı. Her şeyi çalıyor ve dönüştürüyorlardı, başkalarının bin bir zahmetle ortaya çıkardığı düşünceleri o ham hâllerinden altına çeviriyorlardı sanki. O kadar hünerliydiler ki, giriştikleri her işe âşık oluyor, sınırsız bir büyülenme içinde durmadan daha kusursuz eserler yaratıyorlardı.
Başımdan geçenleri ilk kez bu adalardan birinde hatırlamaya başladım. Kendimi topladım ve geçen süre içinde büyük dinlerin peygamberleri tarafından anlaşılmaz bir şekilde çarpıtılmış olan geçmişi araştırmaya koyuldum. Bu amaçla filozofları öne çıkmaya teşvik ettim ve evrenimin nasıl geliştiğini anlama görevini verdim onlara.
Daimi mekânım olarak Yunanistan’ı seçmiştim. Hem Akdeniz’in güzelim sularına yakındı, hem de tatillerimi geçirmekten hoşlandığım Doğu’ya fazla uzak değildi. Balık yüklü teknelerle, baharat ve kumaş tüccarları arasında bir adadan öbürüne geçerdim. Onlarla ahbaplık ederken, acaba neden, diye düşünürdüm, iki adanın ortasında denizcilerin gözleri ufka takılıyor ve kederle buğulanıyor? Neden bir şenlik sırasında insanlar uzun uzun duraksıyorlar ve neden kadınların gözlerinden yaşlar yuvalanıyor? Kimse açıklayamıyordu bunu.