Trakis hemen oralardan çarşaf gibi bir mendil bulmuş yüzünü gömüyor, gözlerini, burnunu, ağzını ovuşturuyordu. Gözaltlarındaki torbalar şişmiş, burnu kızarmıştı. Sesi genzinden çıkıyordu. Mendili yüzünden çekmeden kesik konuştu:
“Allah bahtınızı açık etsin Avram. Gittiğin yeri içine sindirsin; yabancılık vermesin.”
“Vermesin,” dedi İbrahim. Sağ elini göğsüne bastırdı. Güldü. Başını dışarıya çevirip sokağa bakar gibi yaptı. Tekrar Trakis’e döndü. Dudağını dişliyordu bakarken. Başka bir şey söylemeden çıktı gitti.
Her biri kendi Girit’ini seyrediyor, onu hatıra diye yanlarına alabilmek için gözlerini, zihinlerini, akıllarını sonuna kadar açıyor, bir mücevheri kutusuna kilitler gibi gönüllerine kilitliyorlardı.
Hanya maviye, kurşun grisine, mora batıp çıkıyor, saçlarına teller takmış bir genç kızım yüzü gibi, sakız beyazı yastıkta lavanta kokusu gibi, bal tadında şarap gibi yumuşak, alımlı ve masum, gözlerinin önüne sereserpe uzanıyordu. Hanya Girit’in en güzeliydi.
Büyük, büyük ve çok büyük dedelerinin de bu topraklarda yaşamış ve ölmüş olduğunu, onların hayatlarını, âleme çoktan karışmış nefeslerini düşünür, kendi onlara, onları kendine eklerse evet; ömrünün, ömürlerinin tümünü arkalarında bırakıyorlardı. Ölümün acısı nasıl ki sonradan ağırlaşırsa, terk etmenin kahrı da öyleydi. Toprağımı ve geçmişini kaybettiğinde önce şimşek gibi ve yakıcı bir sızı duyacak, sonraları özleyecek ve özlemin gülle gibi yükünü taşımaya kolları, omuzları, kasları, gövdesi, beli, başı yetmeyecekti. İnsanın acıdan nefesinin kesilmesi buydu.