Sera'nın Hapishanesi: Tille
Rıfat Mertoğlu’nu “Ağıtsız Kadınlar” isimli kitabıyla tanıdım. İyi ki tanımışım. Hemen ardından “Tille’nin Gelini” romanına başladım. Bu roman da beni gerçekten çok etkiledi.
Küçük kız ya da çocuk gelin Sera’nın hayatının nasıl karartıldığını çok güzel işlemiş. Sera’nın babası, canının bağışlanması karşılığında kızını Aro’ya veriyor ama aslında bu bir çeşit satmak gibi. Sera onun kızı olabilir ama sahip olduğu bir eşya niteliğinde değil. Aro’nun yaptığı da kız kaçırmak, Sera hem reşit değil hem olaydan haberi yok hem de babası ve Aro tarafından kandırılıyor. İkisi de ona yalan söylüyor çünkü. Sera, kendi yaşam şartlarından daha kötü olan töre adı altında saçma sapan birtakım kuralların uygulandığı, dilini bilmediği, kültürüne yabancı olduğu, kendisine göre tuhaf insanların yaşadığı bu köye mahkûm ediliyor. Burada kadınların söz hakkı yoktur, evlerde kadın ve erkekler farklı odalarda oturmakta, gelinler evin büyükleriyle konuşmamakta, gelinlik yapmaktadır. Evli ve bekâr kadınların giyinme ve örtünme şekilleri farklılık göstermektedir. Tüm işlerde evin yaşlı erkekleri söz sahibidir ve kalabalık ailelerde yaşam sürmektedir. Kuma, beşik kertmesi, kan davaları, berdel denilen çağ dışı uygulamalar halen hayatın içindedir.
Aro, hikayenin birçok yerinde Sera’ya âşık olduğunu söylüyor, oysa onu gördüğünde kız henüz 13 yaşındaydı, yani daha çocuktu. Sonrasında Aro, Sera’nın sevdiği kaçakçı Seylan’ı jandarmaya ihbar ederek ölümüne sebep oluyor. Sera’nın babasının gönderdiği mektupları ondan saklayarak vermiyor, ailesinden haber almasını engelliyor, kız özlemle her ağladığında onu anlamaya çalışmıyor, töreler ve büyükler söz konusu olduğunda Aro hiçbir şekilde karısını savunmuyor, onu yalnızlığa terk ediyor, şiddet uyguluyor, geleneksel kurallarla