“Kabahatlerimi serçelere yüklemekten geliyordum.
O ise gelip geçenlere gülün ona fikrini soruyordu
Dile mecburiyet güle haciz koyan çarşının ortasında
İçimden dışıma kırk mühürlü özeleştiri gidiyordum
Çekimser bir çiçek de, dağçekimli bir aşık da olabilirdi
Bilici su ile haber salmıştım, kayıplara zeval olmazdı.”
“Sütün içine birkaç tane çörek otu atarlar, nazar değmesin diye. Lekelerler aklığını, siyah tanelerle.
Eski minyatür ustaları bozmak için kusursuzluğu, resimde birkaç suretin taşırırlardı boyasını, lekeleyerek sınırlarından.
Kusurlu dünyamızda yer yoktur kusursuzluğa.
Demir pas tutar,
Gümüş kararır,
Kurtlanır kar bile
Alev is yapar
Ve insan içinde bir kafeste yaşar inilti gibi kimi zaman, bir garip ses duyar.”
“Şiirimiz de kalbimiz gibi aceleciydi. Yüksek sesle, ağız dolusu korkmadan konuşuyorduk. Çünkü haklıydık; bir onursuzluğa müdahale ediyorduk: Gecikmiş bir güzelliğin, bilmem kaçıncı kuşaktan öncüleriydik…”