• İkinci katil adayı Leysoğullarından birisiydi. Onun girişimi de sonuçsuz kaldı. Bu defa Kureyş’ten bir katil adayı seçildi. Netice yine değişmedi. Hz. Osman’ın yanına giren ve onu öldürmeyenlerin sonuncusu Muhammed b. Ebî Bekir oldu. Muhammed b. Ebî Bekir’i karşısında gören Hz. Osman ona: -“Sana yazıklar olsun, sen Allah’a mı karşı geliyorsun, ona mı kızıyorsun? Benim sana karşı işlediğim bir suç ya da yaptığım bir,haksızlık mı var?” diye serzenişte bulundu. Muhammed b. Ebî Bekir Hz.Osman’ı sakalından tutarak:
    -“Allah seni rezil etsin ey Na’sel.” deyince Hz. Osman:
    -“Ben Na’sel değilim, ben Osman’ım ve mü’minlerin emiriyim.” şeklinde karşılık verdi. Muhammed
    b. Ebî Bekir şöyle devam etti:
    -“Muaviye sana yaramadı, bn Âmir sana yaramadı,mektupların bile sana bir fayda vermedi.” Hz.Osman şöyle cevap verdi:
    -“Bana karşı öyle bir tutum sergiledin ki baban olsaydı bunu asla yapmazdı.” Bunun üzerine Muhammed b. Ebî Bekir:
    -“Şayet babam senin yaptığın bu işleri görseydi hilafetini reddederdi. Şu anda sana sakalını tutmaktan daha fazlasını yapmak istiyorum.” deyince,Hz. Osman ona:
    -“Senin bu yaptıklarına karşı Allah’a sığınıp ondan yardım dilerim.” demek suretiyle karşılık verdi. Bu sözlerden sonra Muhammed b. Ebî Bekir onu bırakarak dışarı çıktı.
  • Bütün bu riayetlerden, Hz. Osman’ın güçlü yıllarında iktidarından her şekilde yararlanma yoluna giden Ümeyyeoğullarının, öldürülmesine yakın bir zamanda yine onun üzerinden çıkar hesabı yaptıkları anlaşılmaktadır. Nitekim onların Hz. Osman yaklaşık kırk gün muhasara altında tutulmasına rağmen bu süre içerisinde hiçbir olumlu tavır sergilemedikleri görülmektedir. Aksine onlar adeta halife ile isyancıları karşı karşıya getirmeye çalıştılar. Acaba Ümeyyeoğulları Hz. Osman’ın öldürüleceğine kanaat getirip, gerçekten onun kanı üzerinden iktidarlarını koruma hesabı mı yapıyorlardı?

    Hz.Osman’ın Öldürülmesi:

    Hz. Osman’ın yakın adamları, onunla istişare ederek Hz. Ali’den yardım istemesini ve imdat kuvvetleri gelinceye kadar asilere atiyyeler vererek onları oyalamasını önerdiler. Ancak halife isyancıların artık bu şekilde ikna edilemeyeceklerinin farkındaydı. Mervan, hiçbir güvence ve ahitleri olmayan bu adamların açık bir isyana giriştiklerini söyleyerek oyalanmalarının uygun olacağını belirtti. Hz. Osman, Hz. Ali’yi çağırtarak hayatından endişe ettiğini söyledi ve istediklerini vererek isyancıları geri çevirmesini istedi. Hz. Ali ona:
    -“İnsanlar senin öldürülmenden daha çok adaletine muhtaçtırlar.” diye mukabelede bulundu. Hz. Ali,
    ayrıca insanların ondan güven beklediğini, verdiği sözleri tutması gerektiğini ve dolayısıyla kendisini de aldatmamasını söyledi. Bununla beraber Hz. Ali ondan gereken teminatı aldıktan sonra isyancılarla görüştü.İsyancı topluluk Hz. Ali’ye güveniyordu.Onun öncülüğüyle bazı kamu yetkililerinin görevlerinden azledilmesi ve haksızlıkların düzeltilmesine dair bir ahitname yazıldı. Fakat Hz. Osman’ın çarpışma için hazırlık yapmaya başlamasıyla bu girişim de netice vermedi. Hz. Osman “Sizin istediğiniz kişileri göreve getirip, istemediklerinizi görevden çekersem benim burada bulunmamın hiçbir anlamı kalmaz.” diyordu. Asiler, “Allah’a yemin olsun ki ya bu isteklerimizi yerine getirirsin ya da azledilir veya öldürülürsün.” şeklinde karşılık veriyorlardı. 
  • Hz. Osman çok geniş topraklara hükmeden bir devlet başkanı olmasına rağmen,Medine’de hazır bir merkez ordusu ya da muhafız olarak herhangi bir birliği yoktu.
    Kuşatmanın ciddi boyutlara ulaşması Hz. Osman’ı başka çareler aramaya yönlendirdi.Medine’de halifeyi savunma arzusu içinde olan birkaç kişi vardı, ancak halife onlarla,isyancıları karşı karşıya getirmek istemiyordu. Bu durumda halifenin yardım almak için tek alternatifi kalıyordu. Büyük eyaletlerin -aynı zamanda her biri kendi akrabaları olan- Emevî valilerinden destek almak. Hz. Osman’ın bu isteğinin nasıl bir netice verdiği hakkında kaynaklarda farklı rivayetler bulunmaktadır.
    Hz. Osman, Şam, Kûfe ve Basra valilerine mektuplar göndererek yardım talebinde bulundu. Halifenin bu isteğine ilk cevap gecikmeli de olsa Muaviye’den geldi. Herşeye rağmen Şam valisi Muaviye b. Ebî Süfyan, Habib b. Mesleme el-Fihrî’yi; Basra valisi Abdullah b. Âmir, Mücaşî b. Mes’ûd es-Sülemî’yi; Mısır valisi Abdullah b. Sa’d, Muaviye b. Hudeyc’i Medine’ye gönderdi. Kûfe’den de Ka’ka’ b.Amr’ın hazırladığı bir birlik yola çıktı. Şam dışındaki vilayetlerden gönderildikleri bildirilen birliklerin ne yaptıkları ya da ne oldukları hakkında kaynaklarda tatmin edici bilgilere rastlayamadık. Şam’dan gelen Habib b. Mesleme el-Fihrî ve Basra’dan gelen Mücaşî b. Mes’ûd es-Sülemî emrindeki askerler henüz Medine’ye ulaşmadan Hz.Osman’ın öldürüldüğünü öğrenince geri döndüler.
  • tüm “öteki”lere ithaftır.

    Hêjîra çiyayî
    Delala çîyayî
    Dar hejîrokê
    Xemrevînokê

    Nav gul û giyayî
    Nav gul û giyayî
    Dar hejîrokê
    Xemrevînokê

    Bûk dilê zava ye
    Bûk dilê zava ye
    Dar hejîrokê
    Xemrevînokê

    Nazım : Kürtçe biliyor musun?
    Dünya : Hayır.
    Nazım : O zaman niye ağlıyorsun?
    Dünya : Abi bu türküye ağlamak için Kürtçe bilmek mi gerek?
    Nazım :

    Dağların inciri,
    Dağların güzeli
    İncir ağacısın
    Gam götürensin.

    Güllerin içindesin,
    Güllerin içindesin
    İncir ağacısın
    Gam götürensin.

    Gelin, damadın yüreğidir
    Gelin, damadın yüreğidir
    İncir ağacısın
    Gam götürensin

    https://youtu.be/LP2qdI4_1_c

    Bu türkü ve sahne Türkçe olsaydı emin olun bu kadar içimiz ürpermezdi, bu kadar derinden hissetmezdik. Dünya’nın dediği gibi “bu duyguyu yaşamak için dil bilmeye gerek var mı?”

    BAŞLAMADAN EVVEL BİR RİCA,

    Bu dakikadan sonra yazacaklarım, bazı arkadaşların hoşuna gitmeyebilir hatta beni linç de edebilirler ama yaşananları görmezden gelmek, bunları insanlara anlatmamak olur mu? Olmaz. Olabildiğince siyasi mevzulardan uzak kalıp, kitabın içeriği dahilinde konuşup, polemiğe mahal vermemek için elimden geleni yapacağım.
    Bilindiği üzere bu kitap, dili,kimliği ve kültürü yüzünden eziyet çeken biri tarafından kaleme alınmıştır. 1996 yılında yayınlanan bu kitabı, o zamanın politik ve siyasi durumuna göre değerlendirmek doğru olacaktır. Başta Kürt olmak üzere tüm etnik kimliklerle olan sorunlarımızı buradan başlayarak çözmemiz temennisi ile…

    ---------------------------------------------------------------------

    Büyüdüğüm ilçe etnik olarak karışıktı. Biz Çerkes köyündeniz. Civarda Türk, Alevi, göçmen, tek tük Ermeni ve Rum köyleri vardı. Eskilerde bu daha fazlaymış.

    Yukarımızda bir mahalle vardı. Kavga gürültü suç hır gür eksik olmazdı. Mahalleden geçmeye çekinirdik. Mümkünse başka yollardan, ormandan aşağı inerdik. O mahalledekilere “Kürt” diyorlardı. Hayatımdaki ilk arkadaşım da bir Kürt idi. Bu bahsettiğim mahalleden de arkadaşlarım vardı. Ufacık bir çocuk gelip sizden paranızı isteyebilir, ana avrat küfür edebilirdi. Siz bir şey yapamazdınız çünkü tek bir fiske ile tüm mahalle ayağa kalkardı. Hatta mahalle maçında onlardan dayak yememek için yenildiğimiz de oldu. Deplasmanda onları yenmek bizim için iyi olmazdı.

    Velhasıl bu mahalle ve “Kürtler” bizim için bir belaydı. Gel gör ki çok sonraları öğrendim. Onlar Kürt falan değiller. Zamanında oraya göçen Çingeneler yerleşik hayata geçmişler. Ama çok da eğlenceli insanlardı. Fakir yoksul ama neşeli. (Çingeneler hakkında yazmaya başlarsam iş çok uzar. Fahri bir Çingene olarak bu konuyu es geçiyorum. :D )

    Peki neden bu insanlara Kürt demiş halk? Niye komşu köydeki Türklere veya Alevilere değil de Çingenelere? Bence Çingeneler özgün bir halk, asimile olmaya direnen halklardan. Ama onlar “öteki” olarak görülüyor bu yüzden bizim yöredekiler onlara “Kürt” demişler, “Kürt”leri de bilmeden.

    Türkiye’deki çoğu çocuk gibi tarihi yazılanlardan öğrendim. Ama tarih kazananlar tarafından yazılır. Haklı, mücadeleci veya hileli zaferler kazananlar tarafından. Zamanla belgeseller, anılar ve kitaplar sayesinde bu topraklarda yaşanan acıları gördüm. Bunlara inanamadım, inanmak istemedim. Çünkü devletimiz adaletliydi, güçlüydü, halkını severdi, insanlarını korurdu. Çoğu erkek çocuğu gibi benim hayalim de polis olup insanları korumak, suçlularla mücadele etmekti. Zamanla tüm bu inandığım şeylerin yıkılışına tanıklık ettim. Elimden kayıp gitmesin dedim ama tutamadım çünkü yaşanan acıların elle tutulacak hiçbir tarafı yoktu. Öldürülen gençlerin, çocukların, halkların…. Suruç’ta yiten canların ne suçu vardı? Madımak’ta yanan yüreklerin? Uğur Mumcu’nun? Apê Musa’nın?...

    Sonra gördüm ki bildiklerimiz, gerçekleri gizleyen bir halı imiş. Her şey süpürülmüş bilinçlerimize, sümen altı edilmiş. Soranları, sorgulayanları, gerçeği isteyenleri, gösterenleri, direnenleri bir bir yok etmişler. Binbir çiçekli bahçemiz varmış bizim ama bazı çiçekleri koparmışlar, bazılarını yok etmeye çalışmışlar ve hala da devam ediyorlarmış. Bahçıvanımız renk renk çiçek istemiyormuş, tek renk olsun, tek koku olsun, tek çiçek olsun istermiş. Ama tek çiçekten yapılan bal ne kadar lezzetli olur, olabilir? bilmiyormuş.

    Yavaştan kitaba geçelim.

    Mehmed Uzun, Yaşar Kemal’in evladı gibi sevdiği canı, dostu. Şen kahkahalarının misafiri.
    https://pbs.twimg.com/media/DLZnVBbWsAETMFy.jpg

    Kürt edebiyatının can damarlarından bir düşünür, aydın, yazar ve fikir insanı. Onu okumama vesile olan Esra ‘ya sonsuz teşekkürlerimi bir borç bilirim. Bir yandan da sitem ediyorum. Çünkü kitabın ilk kırk sayfasına geldiğimde, yapışkan kağıtlarım bitmişti bile. Kitabın her yeri rengarenk alıntı kaynıyor. Her bir cümlesi bir münazara konusu. Üzerine konuşulacak o kadar yoğun şeyler var ki, tekrar tekrar okunası bir eser.

    Kitap Yaşar Kemal’e ithaf edilmiş. Varın aralarındaki muhabbeti siz düşünün.

    Toplamda dokuz denemeden oluşuyor kitap. Başlık başlık ilerlemekte fayda var.

    1) Nar Çiçekleri
    Kitaba ismini veren yazı. Burada yazar kendi hayatından başlıyor. Yaşadığı büyüdüğü coğrafyayı anlatıyor. Daha sonra tanıdıklarının hayatlarından kesitler sunuyor. O bölgedeki Ermeni soykırımına değiniyor. Devamında ise Anadolu'daki Türkleştirme harekatından söz ediyor.

    “Osmanlı Devleti’nin uçsuz bucaksız bir imparatorluk olmasının ana sütunu kabul edilen çokkültürlü, çok dilli ve çok dinli yapısıyla Osmanlı Devleti’ni koruyamayacaklarına ve geleceğini garanti edemeyeceklerine inanan İttihat ve Terakkiciler, başka bir alternatife karar kıldı; tek kültür, tek dil, tek din. Yani Türklük, Türkçülük, Türk mevturesi ve Türk dünyası. Çok renkli bir etnik, dini ve kültürel mozaiğe sahip, çok geniş bir imparatorluğu tek bir etnik yapıya uygun hale getirmek?”(25. basım sayfa 29)

    “Ve Azrail’in kol gezdiği, o ölüm yıllarında, Ağrı Dağı’nın dinmeyen bir ağıtla durmadan ağladığı, Dicle ve Fırat nehirlerinin sessiz bir hüzünle durmadan kan akıttığı o karanlık dönemlerde, söylendiğine göre, bir buçuk milyon Ermeni öldürüldü. Tekrarlayayım; bir buçuk milyon”. (sayfa 31)

    Bu konu üzerinde Yaşar Kemal de çok durmuştur. Gerek romanlarında gerekse söylemlerinde çokça dile getirmiştir. Bu konuda ayrıntılı bir yazı linki paylaşıyorum okumanızı tavsiye ederim.

    http://www.agos.com.tr/...in-sisirdigi-keneler

    Rivayet odur ki fetva çıkar, beş tane Ermeni kellesi alan cennetliktir. Bunun üzerine Köle ticareti de başlar, kelle ile cennete girme törenleri de. Gerçekliği tartışılır elbet ama bizim halkımız gazla çalışır. Bunu en iyi bilen kişi ise Mustafa Kemal’dir. Gittiği her yerde bakarsanız, oradaki insanları öven, yücelten sözleri vardır. Adeta onları kamçılar. Bu gazı alan insanlar (çok klişe ama kusura bakmayın) büyük bir zafer kazandılar. Daha sonra bu gazlamayı öğrenen her siyasetçi bunu kendi lehine kullandı. Yolunda istemediklerini “öteki” ilan edip yolundan çıkarmaya çalıştı. “tek dil, tek kültür” de bu yöntemlerden birisi. Bu dayatmayı kabul etmeyen Kürt halkı ise yıllarca direndi. Bu yüzden onlar da “öteki” sayıldı. Konuştuğu dilde kültürde haklarını isteyen her bir Kürt insanı, potansiyel terörist olarak gösterildi. Bu ülkede hak arayan, canı yanan, feryat eden insanlar ya görmezden gelinir ya da “işaret parmağı” ile gösterilir.

    “Kıskıslamak” denir buna. Bir köpeği şiddete alıştırırsın. Senin sözünden çıkamaz artık. Yolunda istemediğin birisi varsa işaret parmağı ile gösterir “kıskıs” dersin. Köpek de emrini yerine getirir, yolundaki kişiye saldırır. Tıpkı buradaki gibi hak arayan, sesi çıkmayanlara ses olan herkes kıskıslanmıştır. Aralarında Yaşar Kemal ve Mehmed Uzun da vardır. Zira Yaşar Kemal’in “Zilli Kurt” anısı, bu durumu çok açık özetler. Nicelerini ekleyebiliriz bu listeye. Bunu Dersim’de de gördük, Madımak’ta da, Gezi’de de.

    <<< Çünkü biz birbirimizi sevmiyoruz, sevemiyoruz. Farklı olanlar bize düşman görünüyor, bizi eleştirenleri bize zarar verecek sanıyoruz. İnandığımız fikirler her ne kadar salak saçma dahi olsa, onlardan vazgeçemiyoruz. Elimizden alındığında, çürütüldüğünde ve gerçeği öğrendiğimizde hayatta kalamayacağımızı düşünüyoruz. Önümüze sunulan şeyi muhafaza etmek için uğraşıyoruz. Yalanlara inanmak daha kolay ve zahmetsiz geliyor. Kalabalığa karışmayı, güvende olmayı istiyoruz, hayatta kalmak istiyoruz, ötekileri berikileri düşünmüyoruz. Mülteciler ölsün diyoruz, gitsin diyoruz... çünkü biz en çok kendimizi düşünüyoruz. Biz, biz, biz…. >>>

    “Niye bu kan, bu kin, bu öfke, bu nefret, ey geçmişinden, deneyimlerinden hiçbir ders çıkarmayan, hemencecik çılgınlığın ve şiddetin cazibesine kapılan "hep ben hep biz" diyen unutkan insanoğlu?” (sayfa 35)

    Biz, dilinden kültüründen bölgesinden dolayı ezilen, aşağılanan insanların ne hissettiklerini bilmiyoruz. Lafa gelince “ülke bir bütün, doğu batı kuzey güney bir” diyoruz, kuzeyde tecavüze uğrayan, öldürülen kadınları, batıda göçük altında kalan madencileri, doğuda faili meçhule kurban giden babaları, güneyde yurtlarda cezaevlerinde istismar edilen çocukları görmüyoruz. Biz topraklarımızı, halkımızı değil kendimizi seviyoruz. Bu olayları duymak, bunlara kafa yormak huzurumuzu kaçırıyor değil mi? “Sizi rahatsız etmeye geldim” diyor ya Ali Şeriati, biz onu da görmüyoruz.

    Kılıç artığı Ape Vardo’nun hüznünü bilmiyoruz, neden ağlar acaba fikriniz var mı? Siz hiç evinize tecavüz edilip darpa uğradınız mı? Yirmi kilo ile evinizden yuvanızdan atıldınız mı? Bir tane türküde çöküp ağladınız mı? Bunların kötü bir şey olduğunu bilmek için yaşamak mı gerekir? Bu türküye ağlamak için Rumca, Lazca, Kürtçe, Adigece, Abhazca vs vs bilmek mi gerekir?

    “Sen bir savaşın ne olduğunu bilir misin ey insanoğlu?” (sayfa 33)

    “Türkiye’de Osmanlı İmparatorluğu’nun enkazları üstünde yeni bir Cumhuriyet kurulmuştu ama toplumsal, kültürel mozaiğe ilişkin ana prensip aynıydı; tek dil, tek ulus, tek kültür.” (sayfa 41)

    “İttihatçılardan devralınan milliyetçi bağnazlığın ve kötü geleneğin sonucunu söylemeye gerek bile yok; yine “biz” Yine biz; “Türk öğün, çalış, güven.” Biz; “bir Türk dünyaya bedel”. Biz; “ne mutlu Türküm diyene...” Olanca kasveti, bağnazlığı ve ilkelliğiyle yine homojen ve tekliğin erdemlerine ilişkin çiğnenen sakız” (sayfa 42)

    İlk okulda andımız vardı hala da var belki bilmiyorum. Yıllarca okuduk. Şimdilerde düşünüyorum da bu bile sistematik bir çalışma değil mi? Asimile etmek, unutturmak, bilinçaltına yerleştirmek? Sadece Türkler mi doğru olur, çalışkan olur, ilkeleri güzel şeyler olur? Örneğin, Tanrı neden Türkü korusun ki? Bir Türkün bir Mayadan veya Hintliden ne üstünlüğü olabilir? Tanrı neden Kürtleri, Lazları, Alevileri, Çerkesleri veya veya veya falanlacaları değil de Türkleri korusun ki? Biz hepimiz bir değil miydik? Hani, aynı bahçede sulanmadık mı? Neden biz koparılırken sesi bile çıkmıyor diğerlerinin? “Öteki” biz miyiz yoksa onlar mı?


    2)Welatê Xerîbıyê

    Bu yazıda yazar sürgün hayatının başlangıcını anlatıyor. Hapishane günlerinden ve orada yaşadığı dostluklardan bahsediyor. Yine çocukluğundan nenesinden anılar aktarıyor bizlere sıcacık.

    “Sürgün bir ayrılıktır, bir hüzündür. insani olmayan ağır bir cezadır. Yaşanmış, çok iyi bilinen uzun bir zaman kesitini, daha doğrusu bir yaşamı geride bırakmaktır... Hem Ovidius hem de Mevlana Halid sürekli anılarının gölgeleriyle yaşadılar. Kendi zamanlarını değil, geride kalmış, kaybolmuş bir zamanı yaşadılar. Tam da Marcel Proust'un ünlü eserine verdiği isim gibi, onlar yitmiş bir zamanın peşine düştüler.” (sayfa 59)

    “Bu ruhsal durum, sanırım, ortak bir kaderdir; toprağından, sevdiği insanlardan, kokulardan, renklerden, arzu ve amaçlardan zorla koparılan bir insanın geleceği sürekli geri dönük oluyor. Ruh ve yürek geçmişin türkülerini mırıldanıyor” (sayfa 66)

    Ne zordur bilir misiniz, inandığı değerler uğruna pek çok şeyden ayrı kalmak? Bir o kadar da onurlu ve cevvaldir.
    Önce Suriye’ye sonra da Avrupa’ya giden yazar, burada eserlerini yazma fırsatı buluyor. Tanıştığı insanlar, katıldığı toplantılar ve söyleşilerle bu fikirlerini perçinliyor, üzerine sağlam katlar çıkıyor. Etnik halkarın Avrupadaki yaşamlarını, haklarını gözlemliyor. Kendi ana dilini de burada geliştiriyor. Yazın dili olarak kullanabilecek seviyeye getiriyor. Diğer ülkelerdeki gezilerini, paylaşımlarını anlatıyor. Türkiye’deki benzer sorunların dünyanın her yerinde olduğunu görüyor. Bir bakıma bakış açısı gitgide açılıyor Mehmed Uzun’un. Neticesinde de Avrupa’nın aydınlarından biri haline geliyor.

    Bu sürgünü bir kaybediş olarak dğil, bir kazanım olarak görmeye başlıyor. Çünkü sürgün sayesinde dünya görüşü ve fikirleri genişleyip dünyayı sarıyor.

    “... welatê xerîbıyê’yi hem bir hüzün hem de bir sığınak olarak yaşadığımı söyleyerek bu denemeyi bitirmek istiyorum.” (sayfa 76)

    3) Şiddet ve Kültürel Diyalog

    Bu denemenin konusu Kürt sorunu, nedenleri ve çözüm yolları. Örnek olarak kullandığı roman Karanlığın Yüreği .Bu romandan bahsedip bizimle ilgili bağlantılar kuruyor.

    Daha sonra mahkemelerde başından geçen olaylara değiniyor.

    “Kürtçe yazdığım, Kürt kimliğini, dilini, kültürünü, sanat ve edebiyatını korumaya çalıştığım ve savunduğum için tutukluyum ve cezalandırılacağım” (sayfa 82)

    “Savcı iddianamede yazdıklarını tekrarlıyor, Türkiye’de Kürtlerin varlığını söylemek, Kürt kimliğini savunmak, Kürtçe yazmak, Kürtlerin kültürel ve insani haklarını talep etmek suçtur. Kürtler, Türktür. Kürtçe Türkçedir. mantık aşağı yukarı bu…Bir ara dayanamayarak savcıya hitaben, Kürtçe konuşmaya başlıyorum. Günlük birkaç cümleyi art arda sıralıyorum. Ve Türkçe savcıya ‘anladınız mı?’ diye soruyorum. Cevap vermiyor ama anlamadığı kesin. Sadece boş gözlerle bana bakıyor. ‘İşte bu benim dilim’ diyorum, ‘kendim seçmediğim ama içinde doğduğum öğrendiğim, büyüdüğüm ve kendimi ifade ettiğim anadilim…” (sayfa 82-83)

    Ne gariptir insanın miras aldığı dille, kültürle, sosyal çevreyle ve dinle gurur duyup övünmesi? Ne kolaydır, emeği olmadığı, teri akmadığı sofrada yemek yemesi. Ne ayıptır farklı diye tiksinmesi, işaret parmağı ile gösterip “kıskıs”laması!

    Esat Mahmut Karakurt, 1930’da Ağrı yöresindeki ayaklanma ile ilgili yazdıkları şunlardır; tarih 1 Eylül 1930:

    “Bunlara aşağı yukarı vahşi denilebilir. Hayatlarında hiçbir şeyin farkına varamamışlardır. Bütün bildikleri sema ve kayadır. Bir ayı yavrusu nasıl yaşarsa o da öyle yaşar. İşte Ağrı’dakiler bu nevidendir… Şimdi siz tasavvur edin; bir kurdun, bir ayının bile dolaşmaya cesaret edemediği bu yalçın kayaların üzerinde yırtıcı bir hayvan hayatı yaşayanlar ne derece vahşidirler. Hayatlarında acımanın manasını öğrenememişlerdir. Hunhar, atılgan, vahşi ve yırtıcıdırlar… Çok alçaktırlar. Yakaladıkları takdirde sizi kurşunla öldürmezler. Gözünüzü oyarlar, burnunuzu keserler, tırnaklarınızı sökerler ve öyle öldürürler!... Kadınları da kendileri gibi imiş!...” (sayfa 86)

    Bu yazıya yorum yapmak, bana cidden utanç verir. Yorum yapmaya değer bile değildir. Bir meczup edasıyla üstelik büyük bir gazetede yayınlanmış. Bir diğer utanç verici söz ise şu :

    “5 Mayıs 1927 tarihli vakit gazetesinde yayınlanan şu çok kısa cümle her şeyi çok iyi anlatmaktadır: "Türkün süngüsünün göründüğü yerde Kürt sorunu yoktur...". Bu politikanın çok acı sonuçları ortada; yirmiden fazla Kürt ayaklanması, onbinlerce insanın ölümü, yüzlerce idam sehpası, yüzlerce köy ve yerleşim biriminin yakılması, kin ve nefretin kök salması, yüreklerin kararması, karanlığın, korku ve vahşetin egemenliği, uçurumların derinleşmesi, müzmin bir huzursuzluk, devamlı bir teyakkuz, durmadan kanayan bir yara.” (sayfa 87)

    “... Türkiye Cumhuriyeti’nin resmi Kürt politikasının bildiğimiz biçimde belirlenmesi, Türkiye Cumhuriyeti’ne yapılmış en büyük kötülüktür.” (sayfa 88)

    “Devamlı kendi kendime ‘ne Türkiye’ye ne de Kürtlere hiçbir yararı olmayan ve vicdan sahibi kimsenin kabul edemeyeceği bu politikada niye ısrar edildi?’ diye soruyorum. Çünkü Cumhuriyet’in ilk kuruluş yıllarında Mustafa Kemal Paşa ve yakın çevresinin Kürtlere yerel bir özerklik vermek yanlısı olduğunu, hatta bunun için bir program yaptığını ve TBMM’yi Türk ve Kürt ortak meclisi olarak gördüğünü biliyoruz.” (sayfa 88)

    Bu çalışmalar hakkında ayrıntılı bilgim yok fakat Türklerin ve Kürtlerin müşterek vatanı olarak görülen bu topraklarda, her sancılı durumda bu hassas teraziye müdahale edildiğini görüyoruz. Bu dengeyi Mustafa Kemal de biliyordu ve dengeyi korumaya çalıştığını düşünüyorum. Fakat özerklik vermek istediğine dair bir kanıt var mı onu bilmiyorum.

    1922’de meclis açılış konuşmasında şunları söylüyor:
    “Türkiye halkı ırkan ve dinen ve kültürel olarak birleşmiş, yekdiğerine karşı karşılıklı hürmet ve fedakârlık hissiyatıyla dolu ve mukadderat ve menfaatleri müşterek olan bir toplumdur. Bu camiada ırki hukuka, toplumsal hukuka ve çevre şartlarına riayet, dahili siyasetimizin esas noktalarındandır. Dahili idare teşkilatımızda bu esas noktanın, halk idaresinin bütün kapsamlı manasıyla layık olduğu gelişme derecesine ulaştırılması, siyasetimizin icaplarındandır. Ancak, harici düşmanlara karşı daima ve daima birleşmiş ve dayanışma halinde bulunmak mecburiyeti de muhakkaktır.”

    Sonraki konuşmalarından ise ve şunu çıkarıyorum:

    Kürtler yoğun oldukları bölgelerde, kendi mahalli, yerel yönetimlerini kendilerinden çıkan yöneticiler ile sağlayacak. Fiziki olarak ayrı bir sınır, toprak ayrımı yapılmasını düşünmediğini sanıyorum. Zira, 16-17 Ocak 1923 tarihli İzmit basın toplantısında şu sözleri söylemiş:

    “Kürt meselesi; bizim, yani Türklerin menfaatine olarak da katiyen söz konusu olamaz. Çünkü malumuâliniz bizim milli sınırımız dahilinde mevcut Kürt unsurlar o surette yerleşmiştir ki, pek sınırlı yerlerde yoğunluğa sahiptir. Fakat yoğunluklarını kaybede ede ve Türk unsurlarının içine gire gire öyle bir sınır hasıl olmuştur ki, Kürtlük namına bir sınır çizmek istersek Türklüğü ve Türkiye'yi mahvetmek lazımdır. Faraza, Erzurum'a kadar giden, Erzincan'a, Sivas'a kadar giden, Harput'a kadar giden bir sınır aramak lazımdır. Ve hatta, Konya çöllerindeki Kürt aşiretlerini de nazarı dikkatten hariç tutmamak lazım gelir. Dolayısıyla başlı başına bir Kürtlük tasavvur etmekten ise, bizim Teşkilatı Esasiye Kanunu gereğince zaten bir tür mahalli muhtariyetler teşekkül edecektir. O halde hangi livanın ahalisi Kürt ise onlar kendi kendilerini muhtar olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye'nin halkı söz konusu olurken onları da beraber ifade lazımdır. İfade olunmadıkları zaman bundan kendilerine ait mesele çıkarmaları daima varittir. Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi hem Kürtlerin ve hem de Türklerin salahiyet sahibi vekillerinden meydana gelmiştir ve bu iki unsur bütün menfaatlerini ve mukadderatlarını birleştirmiştir. Yani onlar bilirler ki, bu müşterek bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmeye kalkışmak doğru olamaz.”

    Ama kesin bir şey söylemek zor. Çünkü tarihimiz hakkında çok yazılan söylenen şey var ve gerçek bilgiye ulaşmak son derece zor. Yazılanların doğruluğunun teyidi de aynı şekilde. Neticede galip gelenlerin yazdığı tarih geçerlidir. Doğal seçilim kuralları ne yazık ki bu hususta da işlemekte. Karanlıkta kalan kısımları tasavvur etmek güç. Neticede çeşitli kaynakları okuyup kendi vicdanımıza danışmakta fayda var ama bu tarafsız bir gözlemle mümkün.

    Bu kısmı daha fazla uzatmadan sonlandırıyorum. Bu bahsettiğimiz sorunlar hakkında, geçmişe takılı kalarak tartışmanın bir netice vermeyeceği kanısındayım. Bugüne gelip, şimdi yaşananları görüp çözüm bulmamız gereklidir. Çözümü ararken de “kıskıs”layarak değil, düşünerek, barışçıl şekilde hareket etmemiz gereklidir. Mehmed Uzun ise çözümü şu şekilde görüyor:

    “Tüm histerilerden arınarak, ‘vatan millet bölünüyor’ paranoyalarını ve ‘herkes Türk olmak zorundadır’ Türkten başkasının söz hakkı yoktur’ türünden Kurtzvari(yukarda bahsettiğim romandan bir karakter) mentaliteyi bir yana bırakarak, Türkiye’nin önemli bir bölümünü ve orada yaşayan vatandaşları düşman ya da potansiyel düşman olarak görmekten vazgeçerek bu söz konusu ağır kaybı Türkiye’nin sırtından atmanın zamanı gelmedi mi?” (sayfa 96)

    "Kan, ancak adalet duygusu, insani ve vicdani yaklaşımla yıkanabilir, temizlenebilir. Adalet anlayışının, insani ve vicdani duyguların kaynağı da edebiyattır. Edebiyat insanların birbirlerini daha iyi anlamalarının yolu, kültürlerin birlikteliğinin vazgeçilmez köprüsüdür." (sayfa 113)

    4) Çokkültürlü Toplum

    Bu denemede yazar İsveç’teki çok kültürlü toplumu ve onların da benzer sorunları yaşamalarına rağmen bunları nasıl aştığını anlatıyor. Okullardaki etnik farklılıklara yönelik yapılan çalışmalar, eğitim öğretim için verilen emekler anlatılıyor. Etnik grupların kendi dilleri ve kültürlerinde yayınlanan dergileri, yayınları, sözlük ve broşürleri örnek veriyor. Peki İsveç neden bunu yapıyor?

    “İsveç ne Kürt sorununu kendi çıkarları için kullanmak istiyordu, ne Kürtlere karşı çok özel bir sempatisi vardı ne de Kürtlerin çok iyi bir ‘müttefikiydi’. ‘Çokkimlikli, çokkültürlü toplumu’ kendi resmi politikası olarak kabul ettiği için tüm bunları yapıyordu. Ve bunu sadece Kürtler için değil, Türkler de dahil diğer tüm etnik gruplar için yapıyordu.” (sayfa 102)

    ------------------------------------------------------------------

    Diğer denemelerde yine çok kültürlü toplumun güzelliğinden ve yararlarından bahsediyor. Musa Anter’i anlatıyor bizlere. En sonda ise Yaşar Kemal’i anlatıyor. Oralara girersem bu yazının sonu gelmez, zira bu iki insan başlı başına bir inceleme konusudur. Bu yüzden burada bitiriyorum.( daha doğrusu bitirmeye niyetleniyorum :D )

    Bu güzel insanla tanışmama vesile olduğu için Esra’ya tekrar tekrar teşekkür ediyorum.

    Biraz da kendi düşüncelerimden bahsetmek isterim. Kürt deyince veya birini Kürtçe bir şeyler söylerken duyunca oluşan, bilinçlerimize yerleştirilen o yargıyı kaldırmamız lazım. Yaşar Kemal’in dediği gibi “binbir çiçekli bir bahçeyiz.” Birinin yok olması demek bir evrenin yok olması demektir. Birbirimizi anlamaya çalışmamız - tam olarak anlamamız elbet mümkün değil- bu yolda, yargılardan, tutuculuktan sıyrılmamız gerek diye düşünürüm. Bir insanın kendi dilini, kültürünü, müziğini, edebiyatını yaşamak istemesi kadar doğal ne olabilir ki? Peki bunları baskılamak ve yok etmeye çalışmak kadar iğrenç ne olabilir?

    “Dili, dilleri kurtarmak farklılığı kurtarmak bizi, bizleri kurtarmaktır.” (sayfa 129)

    Halkların bir suçu günahı yok azizim, peki suç kimin?

    “Rejimler, ideoloik ve siyasal sistemler ve çeşitli davaların bağnaz savunucuları hep insan ve insanlığı sınırlandırmışlardır. Hep başkasını, ötekini bir tehdit unsuru olarak görmüş akıl almaz önyargılar, düşmanlıklar yaratmışlardır. Hep farklılıkları öne çıkararak, ötekilerden üstün olduklarını iddia ederek bağnazlığı ve tutuculuğu bir yaşam tarzı haline getirmişlerdir. Hep tekliği, tekyanlılığı savunmuşlardır Hep siyasi, idari, kültürel, dinsel ve etnik sınırlar koymuşlardır. Ve bu sınırları koruyabilmek için de bir yığın yasakla yaşamı daraltmış, çekilmez hale getirmişlerdir. Edebiyat ise bunun tam tersini yapmıştır; hep sınırlara karşı koymuştur, insan yaşamını genişletmiş, zenginleştirmiş, diller, kültürler arasında iletişimi sağlamış, önyargıların ortadan kalkması için aydınlık, renkli ufuklar açmıştır.” (sayfa 126)

    Boşuna demiyoruz yaşasın halkların kardeşliği diye.

    SON OLARAK;

    Göçebedir ana dilinden yoksun bir çocuk, toprağından sürülmüş bir ruhtur. Hep öğrenmek istedim anamın dilini, ama olmadı. Sadece bizim duymamızı istemedikleri şeyleri konuşacakları zaman bu büyülü dil konuşulurdu. Şimdi ise anamın dilinde anlayamıyorum ve bu çok acı verici bir şey. Bunun yıllarca hüznünü yaşadım, yaşarım hala. Bunlara tercüman olarak sadece bu kadarı döküldü dimağımdan:

    ANA DİLİ

    Acaba kuşlar da konuşur mu anamın dilini,
    Ana dilimi, huzur dolu hecelerini, seslerini...
    Bir ninniye boca edip, beşikteki bebekle,
    Sabah vapurları boyunca kanat çırparlar mı?
    Kaf dağının ardında, Elbruz doruklarında
    Erimek bilmeyen karlar, buzlar,
    Kapkara Karadeniz, dibinde yatan analar....
    Karanlık gece, ölüm soğuğu ayaz...
    Hatırlar mı anamın dilini?
    Eriyip toprağa düşen sular,
    Bulutlara dolup, anamın topraklarına yağan yağmur,
    Şarkı söyler mi düşerken, anamın dilinde?
    Anamın dili, canımın dili, ana dilim,
    Kuşlara öykünen yüreğimde sızlar,
    Dilim bilmez dilini ama yüreğim,
    Yüreğim hep seni şakır, senin dilinde!

    Ölürsem, dilinde saramadan seni,
    Koklayamadan kuş göğsünü,
    Gidersem gözüm açık, bundan işte!
    Anamın dili, baharın dili,
    Baharda esen yelin, akan suyun dili...
    Ana dilim, anamın dili, canımın dili.

    Li-3

    Yazıma son verirken herkesi en içten duygularımla selamlıyorum. Bahçemiz her çeşit çiçekten oluşan rayihalarla dolsun diliyorum. Esen kalınız keyifli ve sorgulayıcı okumalar.
  • Murat Bardakçı
    Adalar’da atlara karşı yapılan ve katliam boyutuna gelmesine ramak kalan eziyetleri haftalardan buyana gazetelerde okuyor, zavallı kurbanı hayvanların ne hâle getirildiklerini ekranlarda görüyoruz…

    Faytonlara çekilen atlar doğru dürüst zaten beslenmiyor, aç-bîilâç çalıştırılıyor, iş görecek dermanları kalmayınca da ölmeleri için bir tarafa atılıyorlar; yerlerini aynı şekilde katledilecek yenileri alıyor ve zavallı atları bu âıbetten korumak isteyen hayvanseverler de faytoncuların saldırısına uğruyor!

    Gönüllülerden oluşan, bu facialara ellerinden gelebildiğince ve imkâlarının yettiği ölçüde mâni olmaya çalışan “Yük Hayvanlarını Koruma ve Kurtarma Derneği”nin birkaç ay önce yaptığı açıklamaya göre Adalar’da faaliyet gösteren 272 faytonda 1540 at mevcut; atların 230’u Büyükada’da çalıştırılıyor ama her sene 400’ü açlık, susuzluk, bakımsızlık ve kazalar sebebi ile ölüyor…
    Büyükada’da birkaç ay önce telef olan atlardan biri (Sözcü Gazetesi’nden)

    BELÂ ÜSTÜNE BELÂ YAĞDI

    İstanbul Adaları’nın hayvanlar bakımından aslında geçmişten gelen kötü bir şöhreti vardır ve Hayırsızada’da iki defa yapılan köpek katliamı bizim için tam bir utançtır!

    Önce, bu rezaletleri hatırlatayım:

    Dört ayaklı mahlûkların adedi İstanbul’da her zaman fazla olmuş, köpek sayısındaki artış patlama halini aldığı zamanlarda devrin iktidarı çare aramış, bulunan çare genellikle köpekler için bir “toplama kampı” teşkili olmuş ve kamp Marmara’nın ortasındaki Hayırsızada’da kurulmuştu.

    İstanbul köpekleri ilk toplu sürgünü 19. yüzyılın ilk çeyreğinde, İkinci Mahmud zamanında yaşadılar. Hükümdar, İstanbul’da ne kadar köpek varsa tutulup Hayırsızada’ya gönderilmesini buyurdu, birkaç gün boyunca şehirde belki de tek bir hayvan kalmadı ama İstanbullulardan tepkiler geldi. Halk “Hayvanlara eziyet etmek uğursuzluk getirir, başımıza iş açılır, köpekleri orada bırakmayalım” diye homurdanmaya başlayınca Hayırsızada’daki sağ kalan köpekler yeniden teknelere konup İstanbul sokaklarına salındılar ama beklenen uğursuzluk da gecikmedi: Yunanistan isyan edip artık bağımsız olduğunu duyurdu, Avrupa donanması Navarin’de Türk donanmasını ateşe verdi, tek bir savaş gemimiz kalmadı.

    Sonra aradan seneler geçti, 1910’a gelindi ve köpek meselesini çözmeye bu defa İstanbul’un “Şehremini”, yani Belediye Başkanı Suphi Bey soyundu. O senenin Haziran’ının ilk günlerinde İstanbul’daki bütün köpeklerin tekrar Hayırsızada’ya yollanmasını emretti, iktidardaki İttihadçılardan da destek aldı ve birkaç gün içinde 80 bin civarında köpek çatanalara yüklenip mecburi bir ada yolculuğuna çıkartıldı.

    Hayırsızada sadece kayadan ibaretti, üzerinde dikili tek bir ağaç bile yoktu ve 80 bin köpeğin feryadı söylendiğine göre geceleri artık İstanbul’dan işitilir olmuştu... Sesler birkaç gün sonra kesildi, zira köpekler yaşayabilmek için birbirlerini yediler hiçbiri hayatta kalmadı...

    Ama, İstanbul halkının söylediği uğursuzluk yine gecikmedi, Balkan Savaşı patladı ve bize hem yüzbinlerce kilometrekare toprağa, hem de milyonlarca şehide mâloldu.

    Suphi Bey’in bütün çabasına rağmen tamamını ortadan kaldıramadığı köpekleri yoketmek, sonraki belediye başkanlarından Operatör Cemil Paşa’ya düştü... Paşa seneler sonra yayınladığı “80 Yıllık Hatıralarım” başlıklı kitabında kendi dönemindeki köpek kıyımını “Meşrutiyet’in ilânından sonra, İstanbul’daki köpeklerin büyük bir kısmı toplatılarak Marmara’daki Hayırsız Ada’ya gönderilmişti. Bununla beraber belediye başkanlığına tâyinim sırasında 30 bine yakın köpek buldum. Bunları yavaş yavaş imha ettirdim. ...Süprüntüleri sabahları kapılarının önüne bir çöp kabı içinde koymayıp sokağa atanların çöplerini tekrar evlerinin içine döktürdüm” diye övünerek anlatacaktı...

    Bu iki hadise hayvanseverler için tarihimizin büyük lekeleri olarak kaldı ama birer istisna olan köpek katliamlarının haricinde hayvanlara kötü muamele edilmesine izin vermemiş, göçmen kuşlar için bile vakıflar kurmuş, atlara kötü muamele edilmesine padişah fermanıyla mâni olmaya çalışmış, yük beygirleri için de “hafta tatili mecburiyeti” getirmiştik.

    Hattâ padişahlardan biri, Genç Osman, çocuğu gibi sevdiği atı “Süslü Kız” hayata vedâ edince Üsküdar’daki Kavak Sarayı’nın avlusuna defnettirir, başına bir de kitabe diktirdi ve Süslü Kız asırlarca “İstanbul’un at evliyası” olarak bilindi!
    BU EMRİN TARİHTE EMSÂLİ YOKTUR!

    Hayvanlara karşı hissettiğimiz muhabbetin en önemli belgesi, 1587’de Sultan Üçüncü Murad’ın verdiği fermandır.

    Hükümdar, İstanbul Kadısı’na hitaben yazdırdığı fermanında beygir sahiplerinin atlarını iyi beslemelerini ve üzerilerine tahammül edebilecekleri ağırlıktan fazlasının yüklememelerini emrettikten sonra, Kadı’ya “Emirlerime uymayanların isimlerini şereflerle dolu makamıma bildireceksin, ben de haklarından geleceğim” diyor

    Üçüncü Murad’ın fermanı ile himaye altına alınan yük hayvanı

    İşte, 1930’lu senelerde tarihçi Ahmed Refik Bey’in yayınladığı Üçüncü Murad’a ait fermanının günümüz Türkçesiyle metni:

    “...İstanbul Kadısı’na emirdir:

    Mutluluklarla dolu makamıma gelen şikâyetlerden hasta, yaralı, nalsız ve semerleri harabolmuş bazı beygirlerin yük taşımakta kullanıldıklarını ve üzerlerine aşırı yük vurulduğunu öğrendim.

    Taşıma işiyle uğraşanların beygirlerine bundan böyle tahammülün üzerinde yük koymaları, sakat ve zayıf beygirleri taşıma işinde kullanmaları yasaktır. Hayvanlar gayet iyi besleneceklerdir. Hayvanların sahipleri illerini birkaç beygirle beraber gördükleri takdirde, beygirleri yola sıra halinde çıkartacak, kendileri arkadan yürümeyip en önde gidecek ve ayvanların dağılmalarına yahut etrafa zarar vermelerine mâni olacaklardır.

    Huzuruma gelen bir başka bilgi de, İstanbul’daki iskelelerde hammallık eden beygir sahiplerinin malını taşıdıkları kişilerden fazla para aldıkları şeklindedir. İskelelerdeki beygir sahiplerinin alacakları ücretler gidilecek yere göre değişmektedir ve kaç para verileceği de eskiden beri bellidir. Ama, artık bu ücretlerle yetinilmediğini ve birkaç kat para talep edildiğini öğrenmiş bulunuyorum.

    Sana vaziyeti anlattıktan sonra şöyle buyuruyorum:

    Yukarıda söylediklerime bundan böyle her şekilde itaat edilmesini sağlayacak ve emirlerime uymayanların isimlerini haklarından gelmem için şerefli makamıma sunacaksın. Emrimi siciline kaydedecek ve hammalların kethüdalarını da bu emrimden haberdar edecek ve aksine davranmaktan kaçınacaksın...”

    SENDİKANIN SAĞLADIĞI TATİL GİBİ…

    Hayvan sevgimiz sadece bu fermandan ibaret kalmamış, Osmanlı İmparatorluğu’nda bugünün Danıştay’ı ile Yargıtay’ı arasında yüksek mahkeme olan “Meclis-i Vâlâ”, 1856 yılında yük beygirlerinin eziyet görmesini önlemek için bir karar çıkartmış ve İstanbul Belediyesi’ni bu kararın uygulanmasını sağlamakla görevlendirmişti.

    Prof. Dr. Vahdettin Engin’in Osmanlı Arşivleri’nde bulduğu ve İstanbul Belediyesi’nin karar uyarınca 1856’nın 2 Ekim’inde yük beygirlerinin sahipleri için hazırladığı talimatta günümüzün Türkçesi ile şöyle deniyordu:

    “...Yük beygirlerinin cuma günleri tatil yapmalarının, sahiplerinin bu tatil günlerinde çalıştırılmayan beygirlere binmemelerinin ve semerlerine demir çubuklar mıhlattırmalarının eski bir âdetimiz olduğunu söylemeye gerek yoktur.

    Fakat bir müddetten beri bu usule riayet edilmemekte, hayvanlar cuma günleri de çalıştırılmakta, üstelik çalışmayan beygirler o günlerde sahipleri tarafından binek hayvanı olarak kullanılmaktadır.

    Hiç de hoş olmayan bu gibi uygulamalar, üstelik câiz de değildir.

    Meclis-i Vâlâ’dan çıkan ve belediyemize gelen bir karar uyarınca, beygirlere bundan böyle cuma günleri tatil yaptırılacak ve semerlerinin üzerine çivi mıhlattırılmayacaktır. Ayrıca, yine bu hususta beygir sahipleri ile ekmek ve sebze taşıyan esnafın kethüdalarına da gerekli tebligatta bulunulacak, esnaf devamlı olarak kontrol altında tutulacaktır”. 

    ADALAR’DA FAYTON ŞART MI?

    Faytoncuların atları keyiflerinden değil, ekmek parası uğruna kullandıkları mâlûm ama netice niçin bu şekilde facialar ile neticeleniyor?

    Dünyanın birçok şehrinde, özellikle de o şehirlerin tarihî bölgelerinde atlı arabalardan istifade edilir ama geri kalmış memleketler haricinde böyle bir hayvan telefine tesadüf edemezsiniz! Avrupa’da, meselâ Paris’te Seine Nehri’ne paralel bulvarlarda turislere hizmet veren faytonların sahipleri atlarına çocuklarına gösterdikleri gibi alâka gösterirler ve göstermemeleri de zaten ne mümkün? O bölgenin belediyesi tepelerine öyle bir biner ki, sicilleri bozulduğu takdirde bir daha belediyeden izin gerektiren iş yapmaları hiçbir şekilde mümkün olmaz!

    Sözünü ettiğim Avrupa şehirleri ekseriyetle tabak gibi dümdüzdür ama ya Adalar? Yol sahilden itibaren dikleşir de dikleşir, tepelere doğru altmış dereceden de fazla eğim alıp ve zavallı hayvanlar haykırma, dürtme ve kırbaç altında bu yolları çıkmak, hattâ aynı eziyeti kayıp can verme tehlikesi altında inişte de çekmek mecburiyetindedirler…

    Adalar’a nâdir de olsa gittiğim zamanlarda işte bu yüzden faytona binmem, tepeye de çıkacak olsam yürürüm ve fayton meraklıları hakkında içimden hiç de hoş olmayan hisler geçiririm!

    Bu yerlerde fayton şart mı? Medenî memleketlerin benzer şekildeki engebeli arazilerinde kullanılan elektrikli vasıtalardan Adalar’da niçin istifad edilmez? Arada bir faytonların estetiği, tamiri, boyası, vesairesi için yardımda bulundukları söylenen kuruluşlar faytoncu esnafının fayton yerine aslında pek de pahalı olmayan, iri bir golf arabasını andıran üzerleri tenteli elektrikli araçları kullanmalarını niçin teşvik etmez?

    Bu sorular daha da uzar gider ama meselenin en mühim tarafı “Atlar hakkında bir zamanlar padişah fermanı çıkartıp haftanın bir gününü hayvanlar için mecburî tatil ilân eden bize ne hâl oldu da Adalar’da toplu kıyımı andıran bu at telefatına böyle kayıtsız kalır hâle geldik?” sualine cevap bulabilmemizdir!
  • Okuduğum ikinci Zülfü Livaneli kitabı.. Ve ne yalan söyleyim Sayın Livaneli bir şekilde kitabın içine almayı başarıyor sizi..

    Kitap ateist bir gazeteci olan İbrahim’in çocukluk arkadaşı Hüseyin’in önce Işid tarafından silahla Mardin’de vurulması sonra ortamdan uzaklaştırılmak için Amerika’ya abilerin yanına gönderilmesi ve burada İslam düşmanı nazi bir grup tarafından domuz kanı sürülen bıçaklarla öldürüldüğünü öğrenmesi üzerine olayın içyüzünü araştırmak üzere çocukluğunun geçtiği memleketi olan Mardin’e gitmesiyle başlıyor..

    İbrahim Mardin’de Hüseyin’in mülteci kamplarında gönüllü olarak çalışırken Meleknaz isminde ezidi bir kıza gönlünü kaptırdığını ve bundan sonra tabiri caizse hayatının tepetaklak olduğunu öğreniyor..Yalnız yine de hikayede bir takım eksiklikler olduğunu düşünerek Hüseyin’in uğruna tüm yaşantısını bir çırpıda allak bullak etmeyi göze aldığı meleknaz ile konuşmak istiyor.. Bu amaçla araştırma yaparken mülteci kampında Zilan isminde bir kızın onu tanıdığını öğreniyor.. Ve Zilan anlatmaya başlıyor; Zilanın anlattıkları gerçekten kan donduran türden.. Belirli bir yaşın üzerindeki erkeklerin katledilmesi ve alt limiti 8 yaş olan kız çocuklarına defalarca tecavüz edilmesi birer paket sigara karşılığında birbirine satılması seks kölesi haline getirilmesi..

    Zilanın kardeşi Nergis’in (henüz 8 yaşında) yaşadıklarına daha fazla dayanamayıp intihar etmesi ağzından dökülen son kelimelerin “ben insandım abla” olması tıpkı Amerika’da can verirken Hüseyin’in ağzından dökülen son cümlenin “ben insandım anne” olması gibi.. Bu insanlara yapılanlar gerçekten insanlıktan utandırıyor insanı, bunları yapanlar insan olamaz dedirtiyor..

    Netice itibariyle Sayın Livaneli Işidin Ezidilere yaptığı insanlık dışı muameleyi güzel anlatmış kitabında, tıpkı nazilerin yahudilere yaptıklarını Struma olayını Seranad kitabında anlattığı gibi..

    Ben şahsım adına konuşmam gerekirse Arakanlı ve Filistinli Müslüman kardeşlerimizin yaşadıkları zulmü anlatan bir kitap daha bekliyorum Sayın Livaneli’den..

    Okunmaya değer bir kitap..Okuyunuz efendim..
  • Üniversiteye bak. Bir sürü evde kalmış kız. Kendilerini ilme adamışlar. Hıh! Hayat
    kitaplardan ibaret değil kızım. Hayat! Hayat! Nasıl desem? Yaşamak lazım. Olmadı. Neden? Çok muğlak. Yaşamak, evet, ama nasıl? Bir ağaç gibi tek ve hür, bir orman gibi kardeşçesine. Reçeteler karın doyurmuyor hocam. Mesele şurada;
    yaşamak, evet, yemek, içmek, gülmek, eğlenmek, ağlamak, çocuk büyütmek, sınavdan geçmek, uçağı kaçırmak, yemeğin altını yakmak, sevişmek, özlemek, iki satır bir şey yazmak,
    güzel bir filimden yağmurlu bir geceye çıkmak, dua etmek, hastalanmak. Yeter artık sayma, sonu yok bunun. Netice şu:
    Hayatın bir mânası olacak, maddi-manevi. Mâna mı? Mâna şairin karnındadır be hoca. Suna kalktı. Gidip kendine şöyle
    uyku kaçıran bir çay koydu. Geldi balkondaki sedire çöktü. Küçük radyosunu açıp bir klasik müzik buldu. Müziğin dalgaları arasına daldı, kayboldu.