HZ. MUAVİYE'YE "radyallahu anh" DENİLMEZ Mİ? -IV-
Tarih bir "yorum-bilim"e dönüştüğünde tesbitler büyük resme talip olmaya başlarlar. Sözgelimi: Batı'nın tarih anlayışına göre, yine kendisinin tâyin ettiği çağların açılıp kapanması, cisimce gayeten küçük olayların sonucu olarak gerçekleşmiştir. İlkçağın bidayeti yazının bulunmasıdır meselâ. Yeniçağın başlangıcı ise İstanbul'un fethidir. Fakat, ne yazıyı bulan kişiye/kişilere ne de İstanbul'u fetheden mübarek orduya/komutana sorsanız, böyle bir niyette oldukları bilgisini onlardan alamazsınız. Evet. Onların eylerken Batılı tarihçilerce çıkarılacak sonuçlardan haberleri yoktur. Kendilerine âit niyetleri vardır. Belki biraz da öngörüleri. Ancak işin varacağı nokta tastamam hasbelkaderdir. Yâni "hesabü'l-kader"dir. Kaderin bir hesabıyladır. Buna benzer birçok misâl verilebilir ki, bir yorum-bilim olarak tarih, küçük olaylara sahiplerinin niyetçe kaldıramayacağı kadar büyük ağırlıklar yükler. İsabetsiz de değildir üstelik. Çünkü tetkikini daha büyük bir resme göre yapar. Sonuçları eylem sahiplerinin öngöremeyeceği bir genişlikte görür. Onları analiz eder. Atılan taşın dalgalarının nerelere kadar vardığını seyreder. Bütün bu okumalarının ardından da mezkûr olayları çağlarının başlangıcı olarak atar. Ha, elbette, nazarını etkileyen kendi imânıdır. İdeolojisinin öğrettiği önem sırası tâyinlerde belirleyicidir. Şüphesiz bu tarihi yazan biz Müslümanlar olsaydık çağların durumu bambaşka olurdu. Bu nedenle, ben, kimilerinin "Muaviye radyallahu anhı sevmeye engel" gibi gördüğü meşhur metni, Bediüzzaman'ın tarih okuması olarak da analiz ediyorum. Nedir? Yeniden misafir edelim: **"Cemel Vak'ası denilen Hazret-i Ali ile Hazret-i Talha ve Hazret-i Zübeyr ve Âişe-i Sıddîka (rıdvânullahi teâlâ aleyhim ecmaîn) arasında olan muharebe, adalet-i mahzâ ile adalet-i izafiyenin
Hazreti Muaviye
"KENDİNDEN ZUHÛR DİYALEKTİĞİ" NEDİR?
Etrafında ister istemez “terör”, “radikal İslâmcı örgüt”, “90’lar”, “bombalı eylemler” gibi çağrışımlar oluşmuş olan “kendinden zuhûr diyalektiği”, kamuoyu algısında terörle ilişkilendirilse de kavramı bilen dar çevre için daha derin ve kapsamlı bir hikmettir. Kendinden zuhur diyalektiği, Salih Mirzabeyoğlu’nun eserlerinde, Salih Aleyhisselâm’da tecelli eden “fütuhî hikmet”le birlikte verilir. Muhyiddin-i Arabi’nin Füsus-ul Hikem’inden aldığı misâlle, efendi kölesine “kalk” der; emir efendiden, kalkma fiili köledendir. Allah bir şeyin olmasını diler, ona “Ol” der ve o şey olur; böylece oluşun üçlü yapısı belirir: irâde Allah’tan, emir Allah’tan, oluş keyfiyeti mahlûkun kendindendir. Burada “kendinden” kelimesi yanıltıcı olabilir. Bu “kendi kendine, Allah’tan bağımsız” demek değildir. Tam tersine, “Allah’tan, fakat kulun istidadı ve fiili üzerinden” demektir. Yâni oluş, “O değil; O’ndan” çizgisinin fiil alanındaki karşılığıdır. Yaratılmış varlık, Allah değildir; Allah’tandır. Fiil de kulun mutlak bağımsız yaratışı değildir; ama kulun kendinde olan istidat ve yönelişle zuhûr eden hakikatidir. Bu yüzden oluş, hem kaderdir hem mesuliyettir; hem verili bir sırdır hem insanın kendi fiiliyle içine girdiği bir imtihandır. Mirzabeyoğlu bu hakikati kaderci bir edilgenliğe değil, kulun fiili ve istidadı bahsine bağlar. Bu, ne modern bağımsız özne fikridir ne de insanı tamamen silen cebrî kaderciliktir; kul, Allah’ın irâde ve emri altında kendi istidadının gereğini fiile çıkarır. Mirzabeyoğlu’nun, Muhyiddin-i Arabi Hazretleri’nden iktibasla, “kendinden oluş hikmetini anlayan, nefsinde zuhur eden hayır ve şerrin yine kendinden geldiğini bilir” demesi de buraya bağlıdır. Bu noktada “ilim malûma tâbidir” düstûru, oluş bahsinin metafizik temelini verir. __“Mâlûm” kelimesi,
İBDA Diyalektiği
Reklam
Hacı Bayram-ı Veli bir müddet Edirnede kaldı. Hem hünkârla sohbetler etti, hem de Edirne Eski Camii'nde halka vaaz ve nasihatte bulundu. Halkın büyük teveccühünü kazandı. Ankara'ya dönmek istediğinde padişah ısrarlı bir şekilde Edirne'de kalmasını rica etti. Fakat büyük veli dönmeye kararlıydı. Padişah veda etmeye gelen Hacı Bayram-ı Veli ye büyük bir arzusu olduğunu ve bu konuda himmet ve duasını istediğini bildirdi. Hacı Bayram-ı Veli'nin buyurun hünkârım can baş üstüne demesi üzerine padişah: "Allahü tâlânın izniyle, evliyanın himmet ve bereketleriyle İstanbul'u almak istiyorum. Rahmetli dedem Yıldırım Bayezid Han bu işe girişti. Fakat bir netice elde edemedi. Devlet-i Al-i Osman'ın topraklarının ortasında bir Bizans Devletinin olmasına hiç gönlüm razı değil. Sevgili Peygamberimizin de fethini müjdelediği bu İstanbul bize lâzım. Bunu almak için de himmetinizi, yardımınızı bekliyorum. “II. Murad Han bu sözleri söylerken, Hacı Bayram-ı Veli derin bir tefekküre dalmış, onu dinliyordu.” Sultanın sözü bittikten bir süre sonra şöyle konuştu: "Sultanım! Bu şehrin alınışını görmek ne size, ne de bize nasip olacak. İstanbul'u almak, şu beşikte yatan Muham-mede (Fatih Sultan Mehmed Han) ve onun hocası, bizim Köse Akşemseddine nasip olsa gerektir." müjdesini verdi. Sonra geleceğin Fatih'ini kucağına aldı. Onun gözlerine bakarak, uzun uzun teveccühlerde bulundu. Bazı yazarlar ise, bu sırada henüz Mehmed'in doğmadığını ve doğacak olan çocuğuna müjdelediğini belirtirler. Sultan Murad Han, bu müjdeye çok sevindi. Artık onun bir işi de geleceğin Fatih'ini yetiştirmek olacaktı. İstanbul ve Feth-i Mübîn
*ÂB-I HAYAT - 4858 (CUM'ANIZ MÜBAREK OLSUN)* *Huzur Pınarı ailesinin pek muhterem üyelerinin mübarek Cuma gününü tebrik eder,* *hususi dualarınıza muhatab olmak isteğimizi arz ederiz efendim.* *ali zeki osmanağaoğlu* -------------------------------------- Büyükler buyurdular ki; Bir mübarek zata, âhirete gittiğin vakit, mizanda hesabını annen mi görsün baban mı görsün demişler. Ben bu suali birine; oğlunun hesabını mizanda sana bıraksalar ne yaparsın, şeklinde sorduğum zaman, oğlu için; "onun hiç günahları aklıma gelmez, onun doğru Cennete gitmesini isterim" dedi. O mübarek zat, annemi babamı bırakın, benim hesabımı Allahü teala görsün demiş. Çünkü Rabbimin şefkati yanında annemin, babamın şefkati bir damla kadar kalır. Şefkatin membaı zaten orada. İşte Allahü teala bu merhametten dolayı, insanlara hastalıklar, sıkıntılar veriyor. Bunların hepsinde hayır vardır. Son, önemlidir. İnsan sapasağlam ama Cehennemin dibine gitmiş. Bu sağlamlık ne işe yarar? Netice, rakam ne kadar büyük olursa olsun, bu rakam sonsuza bölününce sonucu sıfırdır. Âhiret sonsuz olduğuna göre insanın ömrünün ne kıymeti olabilir. Fî emanillah *Huzur Pınarı* huzurpinari.com
Alıntı
Erkek-Kadın Eşitliği Kompleksi: Rekabet değil Tamamlayıcılık
Kadın ve erkek fıtrat olarak birbirinin rakibi değil, evrimsel ve biyolojik olarak birbirinin tamamlayıcısıdır. Her iki cinsiyetin de genetik, hormonal ve psikolojik olarak maksimum verimlilik gösterdiği alanlar farklıdır. Erkek; binlerce yıllık evrimsel süreç boyunca fiziksel yapısı, risk alma eğilimi ve rekabetçi hormonları gereği dış dünyayı (savaş, siyaset, makro ekonomi gibi alanları) domine etmiştir. Kadın ise insan türünün devamı için en kritik aşama olan erken çocukluk döneminde, yani bir insanın zihinsel, duygusal ve fiziksel gelişiminde baş aktördür. Kadınların empati yeteneği, kriz yönetimi ve şefkat odaklı psikolojisi olmasaydı, bırakın sağlıklı nesiller yetiştirmeyi, insan türünün hayatta kalması bile mümkün olmazdı. Erkekler mikro düzeydeki bu muazzam yetiştirme ve inşa sürecinde kadınlar kadar işlevsel ve verimli değildir. Elbette istisnalar vardır; ancak makro sosyoloji istisnalarla değil, genel örüntülerle ilgilenir ve bu istisnalar genel kaideyi bozmaz. Netice itibarıyla; bu iki cinsiyet alt-üst ilişkisi içinde değil, bir zincirin halkaları gibi yatay bir tamamlayıcılık ilişkisi içindedir. Biri olmadan diğerinin ayakta kalması biyolojik ve toplumsal olarak imkânsızdır.
Zemîn bisât-ı kader çarh hayme-i azamet Nücûm-ı sâbit ü seyyâr meş’al-i kudret Cihân netîce-i cûd-ı hazâyin-i rahmet Sahâyif-i suver-i kevn nüsha-i hikmet Bu kâr-hânede bilsem neyüm benüm nem var Yeryüzü bir kader yaygısı, dünya (Allah'ın) ululuk çadırı, Sabit ve gezen yıldızlar kudret meşaleleri, Dünya (Allah'ın) rahmet hazinelerinin cömertliğinin neticesi; Yaratılış sayfaları ise yaratıcının hikmet belgesidir. Bu işyerinde (dünyada) ne olduğumu bir bilsem, benim neyim var Nabi
Şiir
Reklam
Reklam