Hayranlık duyduğumuz şeye (başarılı bir insan) dışarıdan bakarsak, yalnızca sonucu görürüz. Genellikle onun evrimsel geçmişini yakından inceleme fırsatı bulamayız. Istırap, korku, güvensizlik dolu gecelerini görmeyiz. Oysa böyle bir içgörü, tuhaf şekilde yüreklendiricidir. Acı çekmenin kendimizin en iyi versiyonu olmakta çu-valladığımızın göstergesi değil, tam tersine olmak istediğimiz -ve olmamız gereken- kişiye dönüşme sürecinin vazgeçilmez bir parçası olduğunu görmemize yardım eder.
Dehanın da yaptığı, önce taşları yerine koymayı öğrenmek, sonra inşa etmek, durmadan yeni malzeme aramak, onları sürekli şekillendirmek ve yeniden şekillendirmekten ibarettir. Yalnızca dehanınki değil, her insanın faaliyeti şaşırtıcı şekilde karmaşıktır: Ama hiçbiri "mucize" değildir.
Kibir yüzünden dehaya tapınmak. Kendimiz hakkında iyi düşünsek bile, hiçbir şekilde Raffaello'nun bir tablosunun eskizini yapabilmeyi, Shakespeare'in oyunlarındaki gibi bir sahne yazabilmeyi kendimizden beklemediğimiz için, bunları yapabilmenin ziyadesiyle olağanüstü, son derece sıradışı bir olay olduğuna, ya da, hâlâ dini bir duyarlılığımız varsa, yukarıdan gelen bir lütuf olduğuna kendimizi inandırırız. Kibrimiz ve özsevgimiz dehayı ancak kendimizden çok uzaklarda, bir mucize olarak düşünürsek incinmeyeceği için, ona tapınmaya meyil ederiz (kıskançlık nedir bilmeyen Goethe bile, bize şu "kimse yıldızlara imrenmez" dizesini hatırlatarak, Shakespeare'e "en yüksek yıldızım" derdi).
O günden somra kendisiyle merdivenlerde rastlaştık; hiç yapmadığı bir şey yapmaya, şapkasını çıkarmaya başladı beni görünce; oysa eskiden dururdu, konuşurduk.