İnsanlığın, düşünme becerisini kazandığı günden beri, düşünce ve inanç dünyalarına ısrarla hükmeden en eski olgu Tanrı'dır. Tanrı, düşüncenin ve inancının arkhesidir/ilk ilkesidir.
Dolayısıyla insan, Tanrı olmaksızın ne varlığı anlamlandırabilir ne de varlığın bilgisine ulaşabilir. Ya da ilk başlarda böyle kabul ediliyordu.
Hali sebepten kadim dönemdeki bütün zihni faaliyetler, -yani düşünce ve inanç- Tanrı üzerine bina edilmişti.
Bu kabulün nihai sonucu olarak Tanrı, doğru ve yanlışın ölçütü, varlığın kaynağı, hukuki normların en temel normu, erk, dolayısıyla hukukun meşruiyeti, dahi devletin de varlık sebebiydi.
Yani tabiri caiz ise kadim dönem için tanrı, hangi taşı kaldırsanız altından çıkan şeydi. Hatta bununla da yetinmeyip kaldırdığınız o taş da, taşı kaldıran siz de tanrı olmak zorundaydınız. Bu durumu aksi hem düşünceye hem de inanca mugayir kabul edilirdi
Fakat yakın dönemde insanlık-farklı ve belki de haklı gerekçelerle- Tanrı ile olan irtibatını kesmeye niyetlendi. Bu durumun doğal bir neticesi olarak da önce Tanrı'da kusurlar aramaya başladı ardından da kusurlu tanrıyı reddetmekte gecikmedi.
Çünkü onlara göre Tanrı, özgürlüğün önündeki en büyük engeldi. Ve özgürlük ancak Tanrı'sız bir yaşamda mümkün olabilirdi. -Burada özgürlük ile kuralsız ve menfaatin merkeze alındığı bir yaşamı kastetiyoruz-. Dolayısıyla Tanrı'da ziyadesiyle kusurlar arandı..
Bu kusurların başında ise "kötülük problemi" yer aldı.
Bu probleme göre hayatın içerisinde kötülük mevcuttu ve İyi bir Tanrı'nın yarattığı hayatta kötülük bulunmaması gerekirdi. Oysa hayatta kötülük mevcuttu...