Öze dönmek denmeyedursun bir kara delik peyda olur ki ansızın, tenasül uzvunu dut yaprağıyla örtmüş bir Adem'den, rönesans tablolarındaki elma göğüslü Havva'ya, mal otlatan çobandan, sunağa yatırılan kurbana, sayısız imgeyi yutar. Hakikaten sayısız imge. Belki aralarında ufku işaret eden sarkık bıyıklı, börklü bir Tanrıkut Mete bile vardır. Ya da ayaklandırdığı köylülerle katolik klerjisini kılıçtan geçiren bir Florian Geyer...
Eh haliyle sorar düşünen (sormalıdır düşünen), bu öz nedir, neyin nesidir, kişi bu öz denilen neyse ondan niçin nasıl uzaklaşmıştır ki bir de ona geri dönmekten bahis açsın. Açtığında da kolektif bilincin imgelerini ve dahi kendi imgelerini yutan bir kara delik peyda olsun. Bin kere değişmiş köyünü sanki hiç değişmemiş gibi hep aynı biçimde bulmayı hayal eden muhafazakar... Mücadele edebileceği zalim bulamadığında ne yapacağını şaşıracak devrimci... Kuşandıklarından, örtündüklerinden ötürü tenini unutan, sonra hatırlar gibi olup tüm libaslarını soymaya yeltenen kürklü kişi... Cavlak cavlak gezindiği yetmiyormuş gibi çıplak teninin de altındaki bir şeylerden dem vurmaya çalışan deli... Var mı âlemde özden, öze giden yollardan bahis açmayan kişi? Tanık olan demez mi bu ne tuhaf iştir bu nice biliştir? Der tabi.