Hikaye Amerika'da "Buhran Dönemi" dedikleri 1930 yıllarında geçiyor. Bu dönemde yaşayan on iki yaşındaki anlatıcı, ailesi ile birlikte küçük bir kasabada yaşıyor. Bir gün kız kardeşi ile beraber ormanda kaybolurlar. Geceye kalmışlar, yolu kaybetmişlerdir. Karanlıkta yürürlerken ilk siyahi bir kadının cesedini görürler. Sonra da Keçi Adam dedikleri, boynuzlu birinin peşlerine takılmasını. Ne yalan söyleyeyim hikaye böyle ilerleyecek sandım. Korkutucu, gerilim dolu. Aksine başka bir kurguyla karşılaştım. Irkçılıkla.
Kitap, birinin siyahi kadınları hedef alarak onları acımasız bir şekilde öldürmesi ile devam etse de, arka planda siyahi bir insanın öldürülmesini umursamayan insanların tutumu var, adalet sisteminin kokuşmuşluğu var, beyaz bir insanın bir siyahiyi öldürdüğünde hiçbir cezanın almaması var ve beyaz birini öldüren bir siyahınin acımasızca linç edilmesi var. Ve tüm bu ırkçı tutumlara direnç gösteren bir polis memurunun zorlu yaşamı var.
Anlatıcının babası olan polis memuruna bir ayrı üzüldüm. Sırf ten renkleri farklı diye insanların onları acımasız bir şekilde öldürmesine üzüldüm. Onları hadım etmeleri, canlı bir şekilde yakmaları ve asmaları çok dokundu bana.
Bana göre ırkçılık, tıpkı fırsatını bulur bulmaz insanların ruhunu ele geçiren bir virüs gibidir, girdimi vücuda kolay kolay çıkmaz. Bu dünyada herhangi bir ceza, ırkçılık nedeniyle haksız yere işkence edilip öldürülen insanların hayatını telafi edebilir mi? Geçmişi sonsuza dek susturabilir misiniz? Her şeyi yakıp yıksanız da geride mutlaka bir kül yığını kalacaktır.
Hani bazı kitaplar olur ya anlatmaya kelimeler yetersiz kalır. Her cümlesi sizi etkiler, yüreğiniz cız eder, sizi sarar sarmalar ve en önemlisi kalbinizin tam ortasından vurur. Ormanın Derinliklerinde tam da böyle bir kitaptı. Şiddetle