...ses tellerime konan kuşları vurdular ihtiyar! ne konuşsam hicaz, ne konuşamasam nihavend.
Şiir
🍂 Düşlerim Nihavend'e karışmış ✍🏽G.Orhanlı
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
bakıver sevdiğim nazarın geçsin güle senin nazarınla gül derim sen bende ne yelkovan ne yengeçsin köze senin siretinle kül derim ¬¬¬¬¬¬¬¬ nihavend makamında bir duraksın bendeki niyaza murada buraksın muhabbetle ruhum ruhuna aksın ağaran saça her gün dökül derim ¬¬¬¬¬¬¬¬ kelam ellerini burçak bilirim seni görmediğim gün deliririm ve aklımı başımdan sıyırırım eğer varsa bir dünya yıkıl derim ¬¬¬¬¬¬¬¬ ne arza ne de ricaya manisin sırça gönlün keremi, kemalisin rüveyda iklimimin cemalisin aramızda dağlara çakıl derim Osman Baltacı
Şiir
Lâl-Lâl
Bir çiğ tanesi bülbülün çilesi Annemin sesiyle güne uyansam Radyoda yanık içli bir keman Ağlasa nihavend acemaşiran. 📻🎶🎧
Müzik
...ölüm dört harf, ama tüm alfabe şah damarıma yakın bu akşam. bedenim acıyor, ruhum başucunda refakatçi. ciğerlerim nefes nefese; sigara içmek süründüren bir intihar. haritası yok gibi geleceğin, gidenler götürmüş hep ne varsa. üç maymunu oynuyor beş duyum, içimde ki aslanı da atmışlar kafese. doğrulamıyorum doğrularımla; binlerce yalan tutmuş zincirlerimden. titriyorum it gibi kuytu köşem de, bir bardak çay'la ısıtmaya çalışıyorum kendimi, her şeyi.. az'la yetinmeye çalışıyorum, fazlasını istiyorlar hep benden. bende öncesi nihavend, benden sonrası hicaz. kaçamıyorum yalnızlıktan, tasalarım derin, tebessüm kısa. kısasta hayat varsa şayet; beni önce kendimle barıştırın, sonra benimle gömün.
Şiir
Çeltik.
İnsan bazı günlerin neden ötekilerden daha ağır olduğunu anlayamıyor. Takvimdeki yerleri aynı, güneşleri aynı, sokakları aynı olduğu halde bazı günler insanın omuzlarına çöreklenmiş eski bir borç gibi geziyordu üzerinde. Sanki yıllar evvel unutulmuş bir düşünce, vakti şimdi gelmiş gibi geri dönüyordu. Bilhassa bayram arifeleri böyleydi. Şehirdeki telaş arttıkça insan kendi içine daha çok gömülüyordu. Herkes bir yerlere yetişirken, yetişememiş olanların sessizliği büyüyordu. O gün de öyleydi. Pencerenin kenarında oturuyordu. Odanın içi ne tam karanlıktı ne aydınlık. Perdeler yarıya kadar çekilmişti. Dışarıdan gelen akşamüstü ışığı eşyalara soluk bir yorgunluk bırakıyordu. Masanın üstünde yarım kalmış sigaralar, ağzı kurumaya başlamış bir kahve fincanı, ne zamandır okunmadığı belli olmayan birkaç kitap ve durmuş bir saat vardı. O saatin neden hâlâ masada tutulduğunu kendisi de bilmiyordu. Belki insan bazı şeyleri çalışmadıkları halde atamıyordu hayatından. Bazı insanlar gibi. Şehir uğulduyordu dışarıda. İnsan sesi, motor sesi, uzaktan gelen çocuk bağrışları, alışveriş poşetlerinin hışırtısı, apartman kapıları, satıcı sesleri… fakat bütün bunların üstünde başka bir şey vardı bugün. Günün sakinliği ince, keskin bir bıçak gibi deşiyordu uğultuları. Derin bir sükûn ve biraz da yorgunluk. Bilhassa geceyi sarsan karanlığın sessizliğine benziyordu bu; gün ortası, üstelik bir erefe günü, tüm memleket anlamsız bir telaşta iken... O sırada sokağın karşısındaki manifaturacı dükkânının önünden iki kadın geçti. Ellerindeki poşetler birbirine çarpıyordu. Bir adam hızlı hızlı yürüyordu kaldırımda. Bir çocuk ağlıyordu ötede. Dünya sürüyordu kendisini. İnsan buna hayret ediyordu bazen. İçinde kıyamet koparken dünyanın son derece adi bir olağanlıkla devam etmesine. Ne susuluyordu