“Buna dissosiyatif füg deniyor; yani kaçış. Bir tür kendi kimliğinden kaçma.”
Kitaptaki bu alıntı beni en çok etkileyen yerlerden biri oldu. Travmatik bir olaydan sonra insanın başka bir kimliğe sığınması… Kendi çevresini terk edip yeni bir benliğe inanması… Ve bunu bilinçli bir tercih olarak değil, kontrolü dışında gelişen bir korunma mekanizması olarak yaşaması… İşte tam da burada kitap benim için sıradan bir psikolojik gerilim olmaktan çıktı.
Bir insan delirdiğini ne zaman anlar? Ya da gerçekten anlar mı? Delilik dediğimiz şey nedir; bir kaçış mı, yoksa zihnin kendini koruma biçimi mi? Ve delirmeden önce insanda mutlaka bir değişim olur mu? Dışarıdan bakan biri bunu fark edebilir mi?
Dr. Ellen Roth, Orman Kliniği’nde çalışan bir psikiyatrist. Şiddet mağduru bir kadın hastasının “Kara Adam” tarafından izlendiğini söylemesiyle başlayan süreç, iz bırakmadan ortadan kaybolmasıyla birlikte Roth’u da içine çeken karanlık bir kabusa dönüşüyor. O noktadan sonra sadece bir hastanın hikâyesini değil, zihnin sınırlarını okumaya başlıyoruz.
Kitap boyunca en baskın duygu güvensizlikti. Sadece başkalarına değil, kendine bile güvenememe hissi… Okurken tahmin ettiğim şeyden bile şüphe ettim. Çoğu zaman Ellen gibi benim de kafam karıştı. Gerçekle kurgu, akılla delilik arasındaki çizgi sürekli yer değiştiriyordu.
Evet, bir noktadan sonra sonunu tahmin edebildim. Ama yazarın ilk romanı olduğunu düşündüğümde kurduğu atmosfer ve zihinsel karmaşa benim için oldukça başarılıydı. İlmek ilmek örülen bir psikolojik gerilimdi bu.
Deliliğin kıyısında değil… Tam ortasında geçen bir roman.