Burada herkesin bir yeri vardı; daha doğrusu, bir yere yerleştirilmişti. İnsanlar tek bir işle, tek bir işleve, tek bir tanımla var oluyordu. Birden fazla şeye benzeyenler hu- zursuzluk yaratıyordu. Çünkü düzen sadeliği sever; sade olan yönetilebilirdi. Karmaşık olan ya eğitilir ya da dışarı atılırdı. Dışarının ne olduğu ise kimse tarafından tam ola- rak bilinmezdi. Bilinmeyen, her zaman tehlike sayılırdı.
"Dostum..." dedi yüzerken, "Şimdiden nefes nefese kaldın. Şehir seni çürütmüş."
"Belki...” dedim. “Ama sen de çok hızlı konuşuyorsun. Sanki zamanın yok."
"Zaman var." dedi. "Ama boşa harcamaya yok."
"Peki." dedim, "Anlat bakalım. Ne yapıyorsun burada?"
"Sadece yaşıyorum.” dedi. Sonra durdu. “Ama sen buna "kaçmak' diyorsun biliyorum. Bu arada kitabını oku-dum. Yine her şeyi yıkmışsın yoldaş. Çok karamsarsın."
"Yıkılan ben değilim Barlas." dedim. "Ben sadece enkazı yazıyorum."
Bin yıl boyunca güneş doğmadı.
Başta bunu sayıyorlardı. Günleri, ayları, yılları. Sonra saymaktan vazgeçtiler. Alıştılar. Güneşe dair hiçbir şey kalmadı zihinlerinde. Onun varlığı, artık bir ihtimal bile değildi.