Romanın merkezinde dört karakter var: Ressam olan büyük kız (anlatıcı), gerçeği inkâr eden ama içten içe kırılgan anne, aile içindeki dengeyi bozmamaya çalışan küçük kız ve ailedeki asıl görünmeyen ağırlık olan baba. Özellikle baba, geçmişte yaşanan travmanın merkezinde yer alan ama aile içinde sessizlik ve inkârla korunan bir figür olarak hikâyeyi belirler. Bu kitap, yıllar sonra ülkesine dönen bir kadının hem annesiyle hem de bastırılmış geçmişiyle yüzleşme çabasını anlatan psikolojik bir romandır.
Roman, yüzeyde bir anne–kız hikâyesi gibi görünse de aslında çok daha derin bir meseleye dokunuyor: hatırlamak, inkâr etmek ve hayatta kalmak. Büyük kız geçmişte yaşadığı travmayı dile getirmeye çalışırken aile tarafından dışlanıyor; küçük kız ise bu düzenin içinde kalarak kabul görüyor. En sarsıcı nokta ise annenin konumu: Her şeyin farkında gibi ama gerçeği kabul ederse hayatının çökeceğini bildiği için susmayı seçiyor.
Roman boyunca kesin ve tek bir “gerçek”e ulaşmak mümkün değil. Anlatıcı parçalı hatıralarla, eksik ve çelişkili anılarla ilerliyor. Montana meselesi gibi bazı olaylar da netleşmek yerine daha çok belirsizliği artırıyor. Okur da tıpkı anlatıcı gibi neyin tam olarak yaşandığından emin olamıyor.
Bu kurgunun içinde kendimi düşündüğümde ise kaçınılmaz olarak şu soru ortaya çıkıyor: “Ben olsam nerede dururdum?” Johanna’nın aldığı karar bu anlamda oldukça cesur ve radikal. Kendi gerçeğini savunmak uğruna ailesiyle arasına mesafe koymayı göze alıyor. Ben kendi benliğimden ve gerçeğimi aramaktan vazgeçmezdim; ancak her şeyi arkamda bırakıp tamamen kopup gitme cesaretini gösterip gösteremeyeceğim konusunda aynı netlikte olamayabilirim. Bu da romanın en zorlayıcı taraflarından biri: doğru ile dayanılabilir olan arasındaki farkı sürekli sorgulatması.
Sonuçta bu
Açık bir gökyüzü, serin geceler, köklerin ve yaprakların kokusu, bir kara tavuk ötüyor, güneş ışığı altında parlak bir örümcek ağı, usulca dinleniyor dünya ve bana annemden değil de Toprak’tan gelmişim gibi geliyor.