Piranesi’yi okurken uzun süre “Anlıyor muyum?” diye sordum kendime. Oysa kitap, anlaşılmak için değil hissedilmek için yazılmış. Hikâye ilerledikçe fark ediliyor ki Piranesi bir macera romanı ya da fantastik bir gizemden çok, insanın zihninde kurduğu hayatta nasıl yaşayabildiğine dair derin bir anlatı.
Kitapta betimlenen o sonsuz salonlar, heykeller, gelgitler ve sessizlik; ilk bakışta bambaşka bir dünya gibi görünse de aslında çok tanıdık. Çünkü Piranesi’nin yaşadığı yer, dış dünyadan kopmuş bir fantezi evreni değil; travmayla, yalnızlıkla ve manipülasyonla şekillenmiş bir bilinç hâli.
Piranesi, kendisine verilen hayatı sorgulamadan kabullenmiş biridir. Kendi sınırlarını, ihtiyaçlarını ve hatta acılarını bile “normal” sayar. Başına gelenleri anlamlandırmak yerine düzenler, kayıt altına alır ve sabırla katlanır. Ta ki küçük çatlaklar oluşana kadar. O çatlaklar büyüdükçe okur da şunu fark eder:
Bu kitap, insanın kendini kaybetmesini değil kendini yavaş yavaş hatırlamasını anlatıyor.
En çarpıcı nokta şu: Piranesi’nin dünyası tamamen hayal ürünü değildir. Orada gerçekten bir şeyler yaşanmıştır. Ama gerçek, ona parça parça, çarpıtılarak sunulmuştur. Bu da kitabı sadece fantastik değil, aynı zamanda psikolojik olarak çok gerçekçi kılar. Çünkü gerçek hayatta da insanlar bazen kendilerine zarar veren ilişkilerde, düzenlerde ya da kimliklerde uzun süre kalabilirler. Ve çoğu zaman bunun adı “alışmak” olur.