Bir Anadolu kilimi gibi kırmızı-kahverengi uzanan dolambaçlı sokaklar, kalabalık anayollar ve binalardan adeta görünmeyen tepeler, denizden gelmenin verdiği keyfin yerini dolduramaz. 1910'da şehre gelen birinin öğütlediği gibi, o büyüleyici manzaranın hayalini hiç unutmamanın yolu tektir: "Asla karaya ayak basma.
Ancak iki dünya savaşı arasında, yerinden edilenler ve yönlerini şaşıranlarla dolu bu dönem, hiç kimsenin öngöremeyeceği bir dizi fırsat kapısını açtı. Yenilgi, elverişli olanaklar doğurmuştu. Hüznün panzehiri "keyifti: Kendini neşeye bırakmak, ağlamamak için gülmek, dehşete çözüm olarak sevinci çağırmak. Farklı bir İstanbul ortaya çıkıyordu.