“Hiç kimse yok,” dedi acıyla, “günün
birinde bir köpek gibi gebereceğim... bana acı
veren şeyin ne olduğunu biliyorum, safrakesesi
değil... içimde büyüyen ölüm bu... ben yaralı
bir adamım ve hiçbir profesör, hiçbir kür bana
yardım edemez... altmış beş yaşında insan artık
sağlıklı değildir... içimi neyin oyduğunu,
deştiğini biliyorum, ölüm bu, bundan sonra
yaşayacağım birkaç yıl yaşamak olmayacak
artık, sadece ölmek, sadece ölmek... Fakat ben
ne zaman, ne zaman yaşadım ki?.. Kendim için,
kendim için ne zaman yaşadım ki?..
Sabahleyin ben işe giderken, ikisi de
danslarından, tiyatrolarından yorgun
düştüklerinden keyiflerini bozmadan tembel
tembel uyumaya devam eder... ben akşam eve
döndüğümde ise onlar çoktan gitmiş olur: Bana
ihtiyaçları olmaz orada. Ah, para, o kahrolası
para bozdu onları... para onları bana
yabancılaştırdı... Ben aptal, tonla parayı bir
araya getirdim, kendimden bile çaldım, kendimi
yoksul düşürdüm, onların ahlakını bozdum...
elli yıl boyunca anlamsız bir şekilde didindim
durdum, bir günü bile kendime ayırmadım ve
şimdi yalnızım...”
..fakat bir hastalık nasıl sinsice ortaya
çıkarsa, bir insanın kaderi de ancak her şey
gözle görülür hale geldiğinde ve olaylar
başladığında kendini belli eder. Kader, yüreğe
dıştan dokunmadan çok önce beyinde ve kanda
içten içe ilerler her zaman.
Bir yüreğin adamakıllı sarsılabilmesi için
her zaman ille de kaderin güçlü bir tokadı ya da
her şeyi sert bir şekilde söküp atan bir güç
gerekmez; hatta gelişigüzel nedenle yıkımı
yaratmak, kaderin ele avuca sığmaz heykeltıraş
isteğini tahrik eder