“Anlamını çıkarmak istediği bir yazıyı okuyan biri,
işaretleri ve harfleri küçümsemez; yanılsama,
rastlantı ve değersiz bir kabuk diye bakmayıp
okur, inceler ve sever onları, her harf karşısında
böyle davranır.
Derin derin düşündü
bunu, âdeta derin bir su içinde kendini koyverip
duygunun ta dibine, nedenlerin bulunduğu yere
kadar indi, çünkü düşünmek -öyle görünüyordu
ona- nedenleri bilip tanımak demekti, ancak bu
yoldan duygular bilgilere dönüşür ve yitip
gitmeyerek bir varlık kazanır, içlerindeki özü
ışıyarak çevrelerine yansıtırdı.
Bir
başkasının yaşamı konusunda yargıda bulunmak
bana düşmez!
Bir tek kendim, yalnızca kendim
için bir yargıya varabilir, bir şeyi seçer ya da
yadsıyabilirim.
..ezeli ve ebedi kalbi nerede çarpabilirdi
insanın kendi Ben’inden, kendi özünden,
herkesin kendi içinde taşıdığı o yok edilmezden
başka?
Peki, neredeydi bu Ben, bu öz, bu en son
nesne? Et değil bu, kemik değildi, düşünme
değil, bilinç değildi, böyle diyordu bilgelerin
bilgeleri. Nerede, peki neredeydi o zaman?