Ölen kızın lekeli resminin yanına koydum onu. Ağız, burun hep birbirine benziyordu. Tek fark gözlerdeydi. Benim fotoğrafımda gözler açıktı, gazetedeki resimdeyse kapalıydı. Ama biliyordum ki ölen kızın gözkapakları parmakla açılsa, bana kendi resmimdeki gibi cansız, karanlık, boş bir ifadeyle bakacaklardı.
Denizin yusyuvarlak cilaladığı, ama ansızın bir pençe çıkarıp başka bir şeye dönüşebilecek çakıl taşlarıymışçasına, sözcükleri kuşkuyla evirip çevirdim. Bence derdim ne miydi? Sanki gerçekte bir derdim yokmuş da yalnızca ben öyle sanıyormuşum gibi.
“Bir kadının bir tek temiz yaşantısı olması gerektiği, oysa bir erkeğin biri temiz, öteki temiz olmayan iki tane yaşantısı olabileceği düşüncesi çileden çıkarıyordu beni.”
“Kendimi koşu yolu olmayan bir dünyada yaşayan bir yarış atı gibi hissediyordum. Ya da üniversitede futbol şampiyonuyken birden kendini Wall Street’te bir takım elbisenin karşısında buluveren ve parlak günleri, bir mezarcının üzerine kazılmış bir tarih gibi şöminesinin üzerindeki altın kupada kalan biri gibi. Yaşamımın, öyküdeki yeşil incir ağacı gibi önümde dallanıp budaklandığını görüyordum. Her daim ucunda tombul, mor bir incir gibi eşsiz bir gelecek beni çağırıyor, göz kırpıyordu. İncirlerden biri, bir eş, mutlu bir yuva ve çocuklardı. Bir başkası, ünlü bir ozan, öteki parlak bir profesör, biri şaşırtıcı editör Ee Gee, öbürü Avrupa, Afrika ve Güney Amerika, biri Constantin, Socrates, Attila ve garip adları değişik meslekleri olan daha bir yığın âşık, bir başkasıysa Olimpiyat takım şampiyonu bir kadındı. Bu incirlerin üzerinde ve ötesinde, ne olduklarını pek çıkaramadığım bir sürü incir daha vardı. Kendimi dalların çatallandığı noktada otururken görüyordum. Ve incirlerden hangisini seçeceğime bir türlü karar veremediğim için açlıktan ölüyordum. Hepsini ayrı ayrı istiyordum incirlerin, ama birini seçmek ötekilerin hepsini kaybetmek demekti. Ve ben orada karar veremeden otururken incirler buruşup kararmaya başlıyor ve birer birer toprağa, ayaklarınım dibine düşüyorlardı.”
Bırakmak çözüm değildir; düzene çomak sokmak gerekir. Kadınların çoğu, zaten bıraktırılmıştır; hatta hiç içeri girmezler. Bırakmak, denetimi bırakmayanlara verir; bırakmak tam da düzenin öncülerinin istediği şeydir; sistemin altını oyacağına onu güçlendirir çünkü bu sistem tamamen, kadın kitlesinin katılmamasına, edilgenliğine, kayıtsızlığına ve işin dışında bırakılmasına dayanır.